Türkiye de nelerin nasıl olduğu, nasıl döndüğü, nasıl bir atmosfer içinde olunduğu pek anlaşılamaz. İslâmi duyarlık sahibi kimseler saf düşünüşlüdür. İster istemez karşısındakileri de kendisi gibi bilir. İçinde bir şey saklamaz ve tutmaz. Oysa Müslümanlar şunu düşünmelidirler ki, dünya, bu yüzyılda hile, dolan, desise üzerine kuruludur. Irak işgali olayı bunun en somut göstergesi. Dünyaya yalan pompalayan bu gücün ölçüsü yoktur. Ahlakî değerleri de. Batı karanlık ruhludur dolayısıyla yeryüzüne bir karabasan gibi çökmüştür. İslâmi bir terbiyeden geçmiş olan insanların hayata bakışlarında ne kadar titiz ve dikkatli olmaları gerektiği; bu zamanda çok daha önem kazanıyor. Bir anımı ve bir olayı aktarmada yarar görüyorum.

1990 lı yılların başı. RP nin yükseliş dönemi. Ben, Kadıköy Hasanpaşa daki işyerimde bulunuyordum. Kadıköy de sahafları dolaşıyor, kitap alıyorum. Bu güzel kütüphanemi o sırada oluşturdum. Çok kitap alıyorum, deli gibi okuyorum ve dolayısıyla yazıyorum. Kadıköy de Akmar pasajı ve çevresinde yoğun bir sahaf piyasası oluştu. Hafta sonları, özellikle cumartesi günleri İlahiyattan kimi hocalarla, arkadaşlarla ya dergide ya da sahaflarda buluşuyoruz. Hürriyet gazetesi Avrupa muhabirliği yapmış bir gazeteci de orada küçücük bir mekânda sahaf dükkânı açmış. Merdiven başındaki bu küçük sahaf dükkânda oturulacak yer yok. Ya ayakta ya da diz dize taburelere ilişiyoruz. Bu sahaf oldukça konuşkan. Tabii, sahaflık geleneğinden gelen biri değil, her halinden belli. Sohbet başlar başlamaz bizi soru yağmuruna tutuyor. Bu dikkatimi çekti. Bir zaman sonra ben durumu çözdüm. Oradan ayrıldıktan sonra hoca dostlarımı, özellikle birini uyardım. "Bu arkadaş sahaf falan değil. Bunun bir görevi var" Ondan sonra oraya temkinli girip çıkmaya, mümkün olduğunca az kalmaya özen gösteriyorum. Artık onun soru sormasına fırsat vermiyorum ya da sorularını üstün körü geçiştiriyorum. Prof. Mümtaz Soysal o sıralarda Milliyet gazetesinde, oldukça demokrat yazılar yazıyor. RP yi yere göğe sığdırmıyor. Ortam, Türkiye nin geleceği üzerine bolca konuşulduğu bir yer. Bu sahaf o sıralarda kitap çalışmaları yapıyor. Ermeni Torlakyan üzerine de bir kitap hazırladı ve yayımladı. Daha başka eserler üzerinde çalışmaları da oldu. Onun soru sormasına fırsat vermediğim gibi, artık ben sorular soruyorum. Şuna da dikkat ediyorum ona malzeme olabilecek sorulardan kaçınıyorum. Bir gün kendimi saflığa vererek: " .. Bey Mümtaz hoca dürüst ve demokrat biri değil mi " dedim. Güldü. Bana "Hocam" der dururdu. "Ya hocam bu kadar saf olmayın herkesin bir görevi var!" deyiverdi. Benim de kastım buydu. Bir zaman sonra sahaflığı bıraktı. Fakat, en kritik zamanlarda benim çalışma yerime, dergiye damlıyor. Gerekçesi de bir konu üzerine araştırma yapmak üzere kütüphanemden bir kitap almaya gelmek. Kitabı alıp gidiyor, birkaç gün sonra getiriyor. O sırada olanı biteni anlatıyor, çözümlemeler yapıyor, bana sorular sorup duruyor. 28 Şubat tan sonra bir de baktım ki bu sonradan sahaf olan .. bey Kanal 6 da Kurtul Altuğ, Güven Erkaya ile birlikte oturumlarda bulunuyor. 28 Şubat süreci Türkiye değerlendirmelerinde bulunuyor. Bir oturumunda şunu söyledi: "Bunların kökünü kazımak için kültür tarihindeki önemli kişilikleri yok etmek gerekir. Mevlâna dan Yunus a kim varsa. Çünkü Anadolu da çok güçlüdürler. Beslenme kaynakları çok güçlü. Bunlar silinmedikçe başarılı olunmaz." Buna benzer şeyler anlatıp duruyor.

Üzerinden çok geçmeden, kritik bir ortamdı, gerilim vardı, gene cinayetler vs. AKP ayrışması zamanında bir gün gene dergiye damladı. Sohbet sırasında ben sorularımı sordum, anlattı. O arada kendisine: "Kanal 6 da Güven Paşa ile olan oturumlarını izliyorum" deyince kıpkırmızı oldu yüzü. Elini şöyle bir savurdu, "yaa işte hocam" diyerek geçiştirmeye çalıştı. Ben başka bir şey de söylemedim. Ve artık bir daha bizim semtimize damlamaz oldu.

O gün bugündür görevli demokratlardan, rol kesenlerden, dürüst görünenlerden hep uzak dururum. Çünkü içime çoktandır böyle bir kurt düşmüştür. Ve ben işime bakarım, ana doğrultumdan ve bildiklerimden şaşmam.