Hindistan ile Pakistan arasında çatışma haberleri dünya gündeminin üst sıralarında tekrar yer almaya başladı. Aslında bu gerilim yeni değil. 1947'de İngiltere’nin bölgeden çekilirken geride bıraktığı Keşmir merkezli sorunlar, bugün artık sadece bir sınır meselesi olmaktan çıkmış durumda. Hindistan ve Pakistan’ın iki ayrı devlet olarak bağımsızlıklarını kazanmasının ardından, Keşmir gibi tartışmalı bölgelerde Birleşmiş Milletler (BM) kararlarıyla da kayıt altına alındığı halde “kendi kaderlerini tayin hakları” olmasına rağmen bu hak Hindistan tarafından kabul edilmedi. Cammu Keşmir bölgesinde yaşayan insanların tercihlerini Pakistan’dan yana kullanacağına dair yaygın kanaat ortaya çıkınca Hindistan bu bölgeyi işgal etti ve Filistin meselesi ile yaşıt bir sorun halen dünya gündeminde varlığını devam ettiriyor.

Son yaşanan çatışmaların görünen sebebi, Keşmir’deki bir saldırı olarak lanse edilse de gerçekte yaşananlar çok daha derin bir güç mücadelesine işaret ediyor.

2014 yılında Hindu milliyetçisi Bharatiya Janata Partisi'nin (BJP) iktidara gelişiyle birlikte Hindistan’ın iç ve dış politikasında ciddi değişiklikler yaşandı. 2019 yılında Cammu Keşmir’in özel statüsünün kaldırılmasıyla bu durum, bölgedeki dengeleri altüst eden bir kırılma noktasına ulaştı. Fakat bugün yaşanan gerginliğin arkasında artık sadece Keşmir meselesi yok. Hindistan’ın ekonomik olarak yakaladığı ivme, bölgesel hegemonyasını sağlamlaştırma arzusu ve Batılı güçler tarafından Asya'da Çin'e karşı konumlandırılma çabası bu krizi daha da karmaşık hale getiriyor.

Hindistan bağımsızlığını kazandığı 1947’den itibaren uzun yıllar yoksullukla mücadele etti. Sosyalist politikalarla geçen bu dönem, 1991 yılında uygulamaya konan ekonomik reformlarla son buldu. Liberal politikalar, dış sermaye ve sanayileşme sayesinde Hindistan'da ciddi bir ekonomik dönüşüm yaşandı. Ucuz iş gücü, genç nüfus ve geniş doğal kaynaklar bu dönüşümün temel dinamiklerini oluşturdu. Bugün Hindistan1 milyar 500 milyona yaklaşan nüfusu, 13 trilyon doları aşan gayrisafi yurt içi hâsılasıyla dünyanın beşinci büyük ekonomisi konumunda.

(Bu arada nüfusunun 300 milyonunun Müslüman olduğunu da ifade edelim.)

Ancak bu ekonomik başarı, beraberinde daha büyük jeopolitik sorunları da beraberinde getirdi. ABD ve Batılı müttefikler, Çin'e karşı bölgesel bir denge unsuru olarak Hindistan’ı ön plana çıkarmaya başladılar. Bu durum Hindistan’ı, yalnızca ekonomik değil, siyasi ve askeri olarak da bir güç merkezi haline getirme çabasının parçasına dönüştürdü. 2023’te duyurulan Baharat Yolu Projesi de bu çabanın bir göstergesi niteliğinde oldu. Hint-Pasifik Bölgesi'ni Orta Doğu ve Avrupa'ya bağlaması hedeflenen Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru da (IMEC) aslında Batılı ülkelerin Hindistan’a yüklediği misyon ve beklentilerini ortaya koyuyor. Bu ticaret yolunun Mumbai’den başlamasının hedeflendiğini, Dubai, Suudi Arabistan, Ürdün, Hayfa’dan geçip ve Türkiye’yi bypass ederek Yunanistan’a ulaşmasının hesaplandığını da belirtmiş olalım.

Bunun birlikte Hindistan sadece dış politikada değil, içeride de büyük problemlerle yüz yüze. Keşmir dışında, Pencap’ta Halistan hareketi gibi ayrılıkçı yapılar; Güney ve Doğu eyaletlerinde yaşanan kimlik ve etnik sorunlar; Müslüman, Hıristiyan ve Sih azınlıklara yönelik asimilasyon politikaları Hindistan’ın iç barışını tehdit ediyor. Dünya Bankası verilerine göre ülkede 129 milyon insan açlık sınırının çok altında yaşıyor. Tüm bu iç çalkantılar, Hindistan’ın küresel güç olma iddiasını zora sokabilecek nitelikte içerde yaşadığı sorunlardır.

Pakistan cephesinde de elbette ekonomik ve siyasi sorunlar mevcut. Ancak Pakistan’ın en büyük caydırıcı tarafı sahip olduğu nükleer silah, Hindistan’a göre daha tahkim edilmiş iç barışı ve güçlü ordusudur. Öyle ki Pakistan dün itibariyle Hindistan’ın topraklarına yaptığı saldırılara karşı “meşru müdafaa hakkı” çerçevesinde, Saf Suresi 4. ayetinde geçen, "Birbirine kenetlenenler" manasına gelen "Bunyanun Mersus" adını verdiği bir operasyon başlatmıştı.

Hindistan tüm askeri yatırımlarına, gerginlik başladığı andan itibaren yaptığı saldırı ve tacizlere rağmen Pakistan’la doğrudan bir savaşı göze alabilecek konumda olmadığını aklı başında Hintliler çok iyi biliyor. Çünkü bu savaş, sadece sınır çatışmalarıyla sınırlı kalmayacak; Hindistan’ın iç karışıklıklarını tetikleyecek, enerjisini tüketecek ve küresel pozisyonunu ciddi biçimde sarsacaktır. Dün öğleden sonra yapılan açıklamayla ateşkes ilan edildiğinin duyurulması da zaten bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak, Hindistan ve Pakistan arasında yaşanan her çatışmada Keşmir sorunu elbette merkezde olur ama artık problemler sadece Keşmir’in kaderiyle sınırlı olmayacaktır. Yaşanan son gerilim, Asya’da süregelen büyük güç mücadelesinin bir yansımasıdır.

Ayrıca Cammu Keşmir’de 26 kişinin hayatını kaybettiği saldırının arkasında Pakistan’ın olduğu iddiasıyla bu gerilimi tırmandıran Hindistan, Pakistan’ın bağımsız uluslararası komisyon kurulması çağrısını dikkate almaması bile bu saldırıyı istismar etmeye çalıştığının göstergesidir. Bunun yanında suyu silah olarak kullanma çabası ve gelişmelerle ilgili her türlü dezenformasyona başvurması, algıları kontrol altına alma gayreti de İsrail’in Filistin, Gazze ve bütün dünyada yapmaya çalıştıklarıyla örtüşüyor. Hindistan’ın özellikle Başbakan Narendra Modi döneminde İsrail ile ilişkilerini çok daha ileri noktaya taşıması son yaşanan gerilimde İsrail’in etkisi olabileceği yönünde tartışmaları beraberinde getirdi. Hatta İsrail’in drone ve insansız hava araçları konusunda Hindistan’a destek verdiğine dönük ciddi iddialar, birçok değerlendirmenin merkezinde yer aldı. Dün sağlanan ateşkes ile birlikte şimdilik aklıselim galip geldi gibi görünüyor. Umarız Hindistan hem bölgeyi hem de dünyayı ateşe atacak bu tarzda provokasyonlara başvurmaya devam etmez. Çünkü asıl olan, “Savaş değil barış”, “Çatışma değil diyalog”dur.