Her şey kendisidir, başka bir şey değildir. Ancak her
şeyi kendinden, aslından dönüştürmek- değiştirmek için büyük bir çabanın
içerisindeki insanoğlunun çağımızdaki sihirli kelimesi değişmek olmuştur.
Özellikle insanı makine olarak tarif eden ve bugünkü dünyayı şekillendiren
dünya görüşü için her şey değişmeli, yeni bir görünüme yeni bir yüze
kavuşmalıdır. Yeni bir imajı, yeni bir silueti olmalıdır. Elindeki teknolojik
aygıtlardan, yaşamı algılama biçimine kadar sürekli bir değişime, dönüşüme tabi
tutulmalıdır ki insanın hakikatle bağı o denli kesilsin. Çünkü modern hayatın
biçimlendirmesinde en önemli işlev hakikati çarpıtamadığı yerde hakikate giden
izleri bozmasıdır. Bu bakımdan içine düştüğümüz sihir kazanı sersemletmekten
başka bir şeye yaramaz. Yaşanan sersemlemenin etkisi geçmeden yeni bir
sersemlemenin kollarına bırakılmak modern zaman insanının en büyük
talihsizliğidir. İnsanın bu yaşadığı süreçteki en büyük handikabı ise kendisine
ve hakikate yabancı laşmasıdır. Bu yabancılaşma insanın yüzünü
güldürmemektedir. Üstelik her dönüşüm yeni dayatmaları da beraberinde
getirmektedir.
Bir bakın etrafınıza gelişen-değişen bu kadar çok araç
insanı mutlu kılıyor mu Kim oyuncağı daha özellikli oldu diye sevinç krizleri
geçiriyor Eline aldığı oyuncaktan heves ini almadan daha yenisi piyasa
sürülürken insan sadece maruz kalıyor. Fonksiyonların gelişmesi insan için
görece bir takım kolaylıkları getirse de insan kendini kaybettiği için doğal
bir bağlantı kuramıyor aksine var olan bir takım özelliklerini de kaybediyor.
Bu bakımdan yaşadığımız hayat bizi sürekli bir yoksunluk duygusu ile baş başa
bırakıyor. Bir türlü tamamlanamamışlık duygusu ile kısa devre bir hayat
yaşıyoruz. Körleştiğimiz hakikat karşısında en hızlı değişimi talep ediyoruz.
Bir an önce içinde bulunduğumuz hal gitsin, yenisi daha iyisi gelsin
düşüncesiyle bir masal kahramanın başına gelen o sihirli el değsin istiyoruz.
O değmedikçe de eldekini tahrip edip, kıymetsizleştiriyor ve hali düzeltmek
için bir çabanın, bir sorumluluğun altına da girmiyoruz. Hatta varsayalım ki o
sihirli el değse bile elindekinin farkında olmayan insan için sonuç aynı
yoksunluk kapısına çıkacaktır. Oysa elindekinin farkında olsa, belki de
kendisinin farkına varacak, kendine nazar edecektir. Mesele gerçeğin
tüketilmesi tehlikesi değil, böyle bir tehlike yok, lakin işaretleri tüketmek,
kaybetmek tehlikesi ise muhtemeldir.
Vaka şu ki; kavrayışlarımız -inançlarımız, görüşlerimiz,
uyarlamalarımız, kararlarımız ne kadar bizi yansıtıyor, ne kadar bizi taşıyacak
güçtedir Bunlar içinde yaşadığımız makine hayatların dışına bizi çıkaracak
hakikatten izler taşımakta mıdır Yoksa
her şeyi daha da örten, daha derin hatalara kaynaklık mı ediyor Gücün,
ihtişamın, sihirli ellerinin himmetini mi bekliyor olacağız Varoluşumuzun
gayesinden ve önceliklerinden koparılmayı mı bekleyeceğiz Hakikatin tesisini
sağlayan unsurlar nelerdir Sorularımız bizi bir çabanın içerisine itip yeni
sorularla kendimize doğru bir yol alabilme endişesine sevk etmeli. Galiba bu endişe, makinenin dişlilerinden
sıyrılmak için bir başlangıç imkânı sağlayabilir. Yoksa bir başka merkezin gelip,
otoritesi ile yeni bir düzen dayatmasını seyre dururuz ki, bunu istediğimizi
zannetmiyorum. Amaç gücü, sistemi ayakta tutmak ya da onunla özdeşlik kurmak
olmasa gerek; o zaman gücün nerden geldiği neye kaynaklık ettiğini sorgulamak
gerekir.
Bu sorgu süreci bize hayatı değiştirip, onu fıtri olanla
buluşturmak ve kişinin kendisini bulacağı, en azından gerçekleştirebileceği bir
yola sevk etmeli. Öyle ki insanı, kâmil insana dönüştürecek bir gayrete
girişmek, insana emanet olarak ihsan edilmiş olan şeylerin kadr-ü kıymetini
bilmesini sağlamakla ve hepsinden önemlisi kanaatin en büyük hazine olduğu gerçeğini unutmadan yaşamakla mümkün
olacaktır. Ramazan ın bu kemalata doğru
bir adıma vesile olması duası ile hoşça bakın zatınıza
TAŞ GEMİ
Ölünün Odası
Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana;
Gözleri renkli bir cam; mıhlı ahşap tavana.
Sarkık dudaklarının ucunda bir çizgi var;
Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir an kadar.
Sarkık dudaklarında asılı titrek bir an;
Belli ki, birdenbire gitmiş çırpınamadan.
Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm;
Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm
/ Necip Fazıl Kısakürek
Not: Bu hafta, Nida Ateş ve Erkan Oğur söylüyor biz
dinliyoruz. Akşam Olur Karanlığa Kalırsın şarkısı Bütün karanlıkta
kalanlara, bülbüllerin ötüşüne yolunda nağme ile gidenlere Ritmini bulanlara,
kaybedenlere Ayrıca Orhan Gazi Gökçe de, Nida Ateş ten Şu karşıki dağda kar
var duman yok türküsünü bizlere armağan ediyor. Gider olanlara, kokuları kendinden
olanlara, izli olanlara
Bize Kadar
1- Cemil Meriç, Milletler ihtiyarladıkça gevezeleşir;
hamlenin yerini belagat alır, hayatın yerini söz alır der.
2- İhsan Fazlıoğlu Bilgi, kendine kayıtsız kalan
kişileri ve toplumları affetmez diyor.
3- Yenilecek kuymak, içilecek çay ve de sevilecek Hamza
var. Daha ne olsun be Ali Düğdü! Allah var, nasip var ve nasipten öte bir yol
yok. Geçecek.
4- Doğuma da ölüme de çiçek gönderme seremonisinde hayat
yok, biçim var. Ahiret yurdu sonsuzluk yurdudur, bilinen ama unutulan yerdir.
Korkular ondandır, Vedatcan
5- Mezun olmak güzeldir. Yeni başlangıçlar için Yolunuz
ve bahtınız açık olsun.
6- Haşmet İbriktaroğlu, Bu gece hiçbiriniz Hicaz dan
gelmiyorsunuz- Biz oldum olası sultanîyegâhız (Ah Güzel İstanbul, Filmi nden)
7- Bu hafta istersen kadınları konu edinen güzel
kotarılmış bir filmi izleyebilir, belki üzerine konuşabilir, tartışabilirsin.
Sarah Gavron un Suffragette filmi
8- Bu hafta ki kitabımızı Remzi Çetinkaya tavsiye ediyor.
Prof. Dr. Emre Bağçe nin yeni kitabı Parlamenter sistem mi, Başkanlık mı Bir
okuyalım, ne dersiniz
DAĞARCIK
Tanpınar, romanına niçin Huzur ismini verdiğini şöyle
açıklıyor, Çünkü huzursuz bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü insan kendisiyle barışık
değil. Değerler karşısında ve insan karşısında yeniden düşünmeye mecburuz.
Çünkü her şeyden şüphedeyiz. Ve nihayet arkamızda eskisi gibi o kadar kuvvetle
Allah ı hissetmiyoruz. Hülasa huzursuzuz onun için. (Ahmet Hamdi Tanpınar dan
tadımlık)
TEKKE
Şu anda varım ve yaşıyorum, üç dakika sonra bir şey
olacağım ama ne olacağım, nerede olacağım, üç dakika sonraki ben kim olacak
İki dakika içinde yanıt bulmayı istediği sorular işte bunlardı... Az sonra
başlayacak yeni yaşamın bilinmezlikleri ve bu yaşama karşı duyduğu tiksinti
korkunçtu, ama durmamacasına zihnini yoklayan şu düşünce daha korkunçtu:
Ölmüyormuşum! Yeniden yaşama dönüyormuşum! Bitip tükenmez bir yaşam! Ve hepsi,
olduğu gibi hepsi benim! Ah, bir yüzyıl bile yaşayacak olsam, her anın değerini
bilir, tek bir dakikayı bile boşa harcamazdım.» (Fyodor Dostoyevski, Budala)