yahudilerin meşhur taktiğidir. Hem vururlar, hem de sanki kendilerine vuruluyormuş gibi bağırırlar. Zamanla bu pis huy bütün kefere ve fecere takımına sirayet etti. Bizde bu duruma kısaca, “hem suçlu, hem güçlü” denilir. Şu Ermeni meselesinde de durum böyle. Adamlar hâinlik yapmış, düşmanla işbirliği yapmış, on binlerce masum insanı doğramış, tarihte eşine ender rastlanan şenaatler işlemiş… Devlet, o hâinlerin bütün bu yaptıklarına mukabil, hepsini değil de en çok darbe yediği Doğu bölgesindekileri, devletin diğer emniyetli bölgesine göndermiş. Devlet çaresiz kalmış. Zira bir canavara dönüşmüş cinayet makinaları, “gündüz külahlı, gece silahlı” vaziyetteler. Geceleri köyleri, kasabaları basıp masum insanları hunharca katlediyor, savunmasız çocukları, kadınları öldürüyor, hamile kadınların karınlarını yarıp çocukları çıkararak yere çarpıp parçalıyor; belki de o köyün ve kasabanın insanları olan caniler, gündüz işlerine güçlerine bakıyor, tarlada çalışıyorlar. Suçluyu suçsuzdan ayırmak imkansız hale gelince, Osmanlı Devleti de çareyi bu tehcir hâdisesinde bulmuş.

Her sene 24 Nisan geldi mi bütün dünyada kızılca kıyamet kopartılır. Bu sene de öyle oldu. “Hem suçlu, hem güçlüler korosu” Ötmeye başladı: Papa, AB, ABD, Fransa, Rusya, Almanya, vd…

Elimizde on binlerce belge, on binlerce canlı şahitlerin hatıraları varken, bu meselede biz yüzde bin haklı iken; sanki çok bağıran haklıymış gibi, sanki Avrupa ülkelerinin, ABD’nin, Rusya’nın subjektif kararlarının bir kıymet-i harbiyesi varmış gibi, ezik bir tavır sergilenmesi zorumuza gidiyor. Oysa bu gibi “alttan alıcı” hareketlere ve sözlere hiç lüzum yoktu. Gerçekler gümbür gümbür haykırılmalıydı.

Bir kere, “soykırım” lafzını teleffuz eden ülkelerden Rusya ve Fransa’nın konuşmaya hiç yüzü olmaması lazım. Rusya’nın Kırım ve Kafkasya halkına yaptıkları unutulmadı. Fransa’nın Cezayir’de ve diğer sömürge ülkelerinde, Birinci Dünya Savaşı’nda sonra Antep başta olmak üzere işgal ettikleri yerlerde yaptıkları unutulmadı. Daha o defterler açılmadı (Sarı çizmeli Mehmed Ağa bir gün sorar hesabı). “Büyük felaket” sözcüğünü kullanan ABD’ye ne demeli Milyonlarca Kızılderiliye ne oldu Milyonlarca Irak halkını kim katletti, kim göç etmeye mecbur bıraktı Neyse bu defterleri açacak olsak söz uzayıp gider. Şu işin aslını, faslını, hülasa olarak ve bütünüyle gerçek bilgilerin ve belgelerin ışığında bizden dinleyin:

Ermeni milleti, Osmanlı Devleti içerisinde “millet-i sâdıka” olarak biliniyordu. İkinci Meşrutiyete kadar askere alınmadıkları için nüfus kayıtları yoktu. San’at, ticaret ve ziraatle meşgul oluyorlardı. Keyifleri, rahatları yerindeydi. Peki bu “millet-i sadıka”nın bir kısmı nasıl birdenbire “millet-i vahşî” haline geldi   Bu “dönüşüm” büyük bir projenin “ürünü”ydü. Osmanlı Devleti sınırlarındaki büyük Ermeni isyanlarından önce, misyonerler, Ermeni ve Rum azınlıklara yönelik çalışmalar yapmaya başlamışlardı. Yalnızca Amerika 400’den fazla okul açmıştı. Bu okulların yanı sıra, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya, sözde “Yetimleri Koruma”, “Dul Kadınları Koruma” gibi masum gözüken niyetlerle vakıflar, cemiyetler kurmaya, çiftlikler satın almaya, kale gibi binalar inşa etmeye başlamışlardı. Buralarda, Ermeni gençlere, toprak ve devlet vaat ediliyor, Osmanlı Devletine karşı nefret aşılanıyordu. İşte bu şekilde beyin yıkanılarak o “millet-i sâdıka” denilen kavmin bir kısmı cinayet şebekesine dönüştürüldü. Eli silahlı Ermeni komiteleri ‘93 Harbi’nde, bilhassa Doğu bölgesinde katliâmlara giriştiler. 1886’da İsviçre’de kurulan Hınçak Gizli Cemiyeti ile daha sonra kurulan düzinelerle örgütler Osmanlı sınırları dâhilinde terörist faaliyetlere giriştiler. Bu örgüt mensuplarına muazzam miktarda para ve silah veriliyordu.