Dün 367 kararı ile mağdur olanlar bugün YSK kararı ile mağrur olmuşlardır. Bu mağruriyet hukukun zaferi değil hukuksuzluğun zaferidir. Bu mağruriyet bir mağlubiyet merhalesidir. Yapılacak seçimin hiçbir anlamı yok, zira sevsek de sevmesek de kazanan İmamoğlu’dur. Seçimlerin iptal edilmesinin makul bir açıklaması mümkün değil. Hiçbir siyasi strateji bu yenilenmeyi iktidar partisi için makulleştiremez. İktidar partisi bütün demokrasi iddialarının aslında birer kandırmaca olduğunu bu kararla beyan etmiştir. Yani kendi kendini inkâr etmiştir.

Kararı tartışmayacağım, zira boşa vakit geçirmek olur. Çıkıp açıklama yapan adamların yüzünden anlıyoruz zaten, yalan dediklerini ve demagoji yaptıklarını…

Başka bir hikâyeye dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Daha başka bir hikâyeye daha farklı bir alana!

Dikkat buyurun. Agâh olun…

Hikâyeyi baştan alalım… En baştan alalım ki aklınız karışmasın…

Yıl 1994… Bir Anadolu evladı kaderin tahakkukuyla İBB Belediye Başkanı oluyor. Makamın hakkını veriyor… Yönetilemeyen şehir artık Anadolu’ya ilham olmaya başlıyor. Sonra garip bir şey oluyor. Tıpkı 367 gibi garip, tıpkı YSK kararı gibi garip bir şey… Kültür Bakanlığı’nın bastığı kitaplarda ve dergilerde yayınlanan bir şiiri okuduğu için önü kesiliyor. Muhtar bile olamaz deniliyor. Bir mağduriyet hikâyesi doğuyor dalga dalga… Sonra yenilikçi, gelenekçi, gelmeyecekti derken ülkenin son yirmi yılı tereyağından kıl çeker gibi bu lidere teslim ediliyor… Sonuç tartışılır ancak süreç kesinlikle böyle tahakkuk ediyor…

Yıl 2019… Bir Anadolu evladı imkânsızı başarıyor… Siyasi tarihin en akıllı stratejisi ile İBB Belediye Başkanı seçiliyor. Sonra medyada boğulmaya çalışılıyor tıpkı önceki liderin boğulmaya çalışıldığı gibi, sokakta susturulmaya çalışılıyor tıpkı önceki liderin susturulmaya çalışıldığı gibi, manşetlerle sevişerek değil manşetlerle çarpışa çarpışa geliyor tıpkı önceki liderin çarpıştığı gibi… Dili; naif, kucaklayıcı, kuşatıcı, ötekisi olmayan bir dil tıpkı önceki liderin dilinin ilk yıllarda olduğu gibi… Bir lider doğuyor… Bir liderin yolu tersinden inşa ediliyor… Bir mazlum bir mağduriyet hikâyesi inşa ediliyor… Ve görünen o ki ülkenin gelecek yirmi yılı bu yeni doğan lidere adım adım teslim ediliyor.

Ne kadar benzer hikâyeler değil mi? Ne kadar da yakın birbirine… Kazanıp kaybettikleri belediyelerin ismi bile aynı…

Hele bir soluklanalım… Siyasetin sürükleyici tavrından uzak duralım… Biraz daha kavramlarımızı derinleştirelim. Tarafgirliğin çıkmaz sokaklarından kaçınalım. Sorular soralım ve cevaplar arayalım… Derdimiz hakikat olsun..

Birinci Soru: Bu mağduriyet hikâyelerini kim oluşturuyor?

Birinci Cevap: Dünyayı yaklaşık üç yüz yıldır İngiliz aklı ile Yahudi sermayesi yönetir. Dünyanın herhangi bir yerinde bir hikâye varsa onlar yazar, onlar basar ve onlar satar.

İkinci Soru: Madem aynı merkezden yazılıyor hikâye kahraman değişikliğine ne gerek var?

İkinci Cevap: Belki de birinci kahramanda asla silemedikleri, asla ortadan kaldıramadıkları bir inanç bir yaklaşım var. Yahut kuvvetle muhtemel yolda at değiştirmek seyredenlere hayret ve heyecan verir heyecan ve hayrete düşen ise gözünün önünü görmez.

Üçüncü Soru: Bizim hiç mi hikâyemiz olmayacak?

Üçüncü Cevap: Biz Şarklıyız… Hayal kurmayız rüya görürüz…

Dördüncü Soru: Hikâyenin ilk kahramanı neden hikâyedeki rolünü çalması için ikinci kahramana yardımcı oluyor?

Dördüncü Cevap: Belki de ilk hikâyede kahraman olan kahraman değildir… Zahirde kahraman görünse de değildir… Süreçlere müdahale şansını çoktan kaybetmiştir.

Beşinci Soru: Nasıl kaybeder bu şansı bu kadar güçlü bir konumda iken?

Beşinci Cevap: Biz Şarklılar basiret bağlanması deriz. Yahut danışman heyetlerinin pelikan cinsinden olması… Veya hanedanın her sürece karışması...

Altıncı Soru: Hikâyenin birinci kahramanı ne düşünüyordur?

Altıncı Cevap: Üç mektup yazıyordur sonra ki kahramana vermek için

Yedinci Soru: Ne mektubu?

Yedinci Cevap: Rivayet o ki yine böyle bir hikâyede bir er kişi kahraman olmuş. Kendisinden önceki kahramandan makamı devraldığında kendisine üç mektup vermiş önceki kahraman ve her dara düştüğünde bu mektuplardan birini aç demiş. Gel zaman git zaman bizim yeni kahraman dara düşmüş birinci mektubu açmış. Mektupta, “ Önceki yönetimi suçla” yazıyormuş. Başlamış öncekileri suçlamaya, derken bir yıl sonra bir kriz daha patlamış bu sefer ikinci mektubu açmış. Mektupta, “Arkadaşlarını suçla” yazıyormuş. Başlamış arkadaşlarına metal yorgunluğu testleri yaptırmaya, derken bir yıl sonra büyük bir kriz başlamış son mektubu açayım demiş. Mektupta, “Sende üç mektup yazıver azizim” yazıyormuş…

Sekizinci Soru: Sence hangi kahraman desteklenmeli?

Sekizinci Cevap: Riskli bir cevap vereceğim. Alışılmışın dışında… Son kahramanın ve yakın çalışma arkadaşlarının birkaç soruya cevap vermeleri gerekiyor. Zihnimizin berraklaşması için. Bu sorulara verdikleri cevaplarda numara yapıp yapmadıklarının keşfedilmesi gerekiyor. Mesela, Darvin teorisine inanıyorlar mı? Onlara göre Müslümanlar tam evrimleşmemiş insanlar mı? Yahut da din özgürlüğün önünde bir engel mi? Erbakan Hoca yaşasa ve torununun diploma törenine katılsa hâlâ can ve cananlar hocayı yuhalar mı? Ne oldu da bir anda bütün sanat dünyası ikinci kahramanın arkasında mübarek Ramazan günü saf tuttu? İkinci kahramanın olur da başarırsa, son on yılında yani gücü tam devşirdiğinde eskiden yaptıkları ya da alkışladıklarını yapmayacağının garantisi var mı?

Hulasa şahsi kanaatim ya bu hikâyede rol almayacağız ve kendi rüyamızın peşinden gideceğiz ya da pelikangillerden, sıcak ve ılıman ülkelerde yaşayan, kısa ve güçlü bacakları olan, düz ve çok uzun gagalı, alt gagasında esnek ve sarkık bir deri kese bulunan, pembeye yakın beyaz tüylü ve kanatları siyaha yakın koyu gri, iri bir su kuşunun haram olduğunu ilk kahramana kabul ettirip yola devam edeceğiz…