“Ankara-Washington Hattında Moskova Ayarı” başlıklı yazımızı; “Açıkçası şu an Türkiye’nin önünde “nur topu” gibi yeni bir sorun var. Suriye krizinde “ani fren” yapmak zorunda kalan Ankara’nın “yeni bir strateji” geliştirmesi gerekiyor. Aksi takdirde Allah hepimizin yardımcısı olsun!” diye bitirmiş ve ABD’de ortaya konulan yeni yol haritasının özellikle de “terörist” olarak nitelendirilmeye başlanan muhalif gruplarla olan ilişkiler bazında yol açacağı bir takım olası sıkıntılara dikkatleri çekmeye çalışmıştık.

Görünen o ki, son gelişmelerden rahatsızlık duyan ve yeni bir strateji geliştirme ihtiyacı hisseden sadece Ankara değil. Türkiye ile birlikte hareket eden, özellikle de “yöntem” ve “araçlar” noktasında paralel duruşlar sergileyen, işbirliği yapan ülkeler de bu rahatsızlığı derinden hissetmeye başlamışlar.

Bu bağlamda başını Suudi Arabistan’ın çektiği Körfez Ülkeleri’ndeki hareketlenme oldukça dikkat çekici. Siyasi çözümü bir kez daha ön plana çıkartan ABD-Rusya ortak yol haritası (Cenevre süreci), bölgedeki Suriye merkezli hesapları ve haliyle dengeleri ters yüz etmiş durumda. Bir diğer ifadeyle, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ısrarlı çıkışlarına rağmen geri adım atmayan Obama yönetimindeki “eksen kayması”, mevcut politika ve stratejilerin de tekrar sorgulanmasını, revize edilmesini gündeme getirmiş görünüyor.

Dolayısıyla, bölgede Washington sonrası ortak bir değerlendirme ve yeni bir strateji geliştirmeye duyulan ihtiyaç had safhada. Bunun anlamı, en az Ankara kadar başta Cidde ve Doha olmak üzere ilgili operasyon merkezlerinin daha fazla mesai yapması demek.

Nitekim Suudi Arabistan Krallığı Veliahtı Prens Başbakan Birinci Yardımcısı ve Savunma Bakanı Altesleri Prens Salman Bin Abdulaziz Al-Saud salı günü iki günlüğüne Türkiye’ye geldi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün resmi davetlisi olarak gelen Veliaht Prens ile Çankaya Köşkü’nde yapılan ilk günkü görüşmelerde ikili siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel ilişkiler ele alındı. Hiç kuşkusuz, gündemin ana maddesi başta Suriye olmak üzere, Ortadoğu’daki son gelişmelerdi...

Konuk Prens’in veliaht olması ve savunma bakanı pozisyonunda bulunması bu ziyareti daha anlamlı kılıyor. Bir diğer ifadeyle, geleceğin Suudi Kral’ı Türkiye’de ve Ortadoğu bölgesinin yeniden yapılandırılması noktasında Ankara ile istişare halinde.

Kuşkusuz, Türkiye de bu anlamda bölgede. Cumhuriyet döneminin en yoğun temasları ve işbirliği arayışları özellikle son beş yıla damgasını vurmuş vaziyete. Örneğin, Cumhurbaşkanı Gül, Kral Abdullah’ın 2006 ile 2007 yıllarında Türkiye’ye yaptığı ziyaretleri iadeden 3-6 Şubat 2009 tarihlerinde bu ülkeye resmi ziyarette bulunmuştu. Gül, aynı zamanda, 14-16 Ağustos 2012 tarihlerinde düzenlenen 4. Olağanüstü İslam Zirvesi’ne katılmak üzere gittiği Suudi Arabistan’da Kral Abdullah ile de görüşmüştü. Bunun dışında üst düzeyde bir çok temasın devam ettiği de biliniyor.

Dolayısıyla, burada öncelikle üzerinde durulması gereken husus, Türkiye’nin Ortadoğu politikasında Suudi Arabistan’ın taşıdığı önem. Aynı şekilde adı konulmamış bir ittifak sürecinde bu ülkenin Türkiye değerlendirmesi de oldukça mühim.

Burada, 11 Eylül sonrası süreçte stratejik ilişkiler bağlamında zirve yapmaya başlayan Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinde Irak’ın işgali ve Arap Baharı süreci bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkıyor. ABD’nin Irak’tan çekilme kararı almasıyla birlikte İran’ın Irak merkezli olarak bölgede etkinliğini arttırmaya başlaması da bir diğer önemli gelişmenin önünü açmış durumda.

Bu bağlamda, 2008 yılında Irak hükümeti ile ABD arasında imzalanan SOFA anlaşmasına göre ülkedeki Amerikan askerlerinin tamamının 31 Aralık 2011 tarihine kadar çekileceğinin açıklanması sonrası 2009’un hemen başlarında imzalanan güvenlik ve askeri işbirliği anlaşması iki ülke açısından bölgesel bir ittifakın önünü açması itibarıyla bir ilki oluşturuyor.

Nitekim bu anlaşmayı müteakiben başta Katar olmak üzere Kuveyt, Katar, Bahreyn, Umman ve Mısır ile benzer anlaşmaların imzalanmış olması, bu tespitimizi fazlasıyla destekliyor. Bu anlaşmalar çerçevesinde Türkiye’nin Körfez’de, Suudi Arabistan’da asker bulundurduğu iddiaları da basında yer aldı. Türkiye’nin sürece Lübnan ve Ürdün’ü eklemlendirme çalışmaları da açıkçası dikkatlerden kaçmıyor...

2009’daki anlaşma, Suudi Arabistan açısından bir başka ilke daha işaret ediyor. 1944’ten bu tarihe kadar sadece ABD ile güvenlik ve askeri işbirliği anlaşması imzalayan Suudi Arabistan’ın Türkiye ile de benzer bir anlaşmaya imza atmış olması, gerek ikili ilişkiler gerekse de bölgenin geleceği açısından önemli bir kırılma noktası teşkil ediyor.

Bu gelişme, hiç kuşkusuz bölgede ABD’nin azalan nüfuzuna ve bölgesel inisiyatifin artan gücüne de işaret ediyor. Nitekim bugün Suriye kapsamında Selefi gruplar ağırlıklı radikal örgütleri ön plana çıkartan kampanyanın bir hedefi de bu “örtülü ittifak”ın bölgedeki faaliyetleri ve bunun meydana getirdiği bir takım “sıkıntılar”. Nasıl mı Bir sonraki yazımızda detaylı bir şekilde ele almaya çalışacağız...