Milli kültürümüzün en vazgeçilmez unsurlarından biri, türkülere ve şarkılara dönüşen şiirlerimizdir. Bunu halk ve divan edebiyatı ustalarının dilinden alıp halkın diline ve gönlüne düşüren besteciler ve müzisyenlerdir. Bu şahsiyetler, müstesna hayatımızın duygularını, düşüncelerini, hatıralarını ve hasretlerini bir roman derinliğine kavuşturan bu insanlara hayranlığımızla birlikte minnetlerimizi de ifade edelim. Çünkü dilimizin Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar yayılışında bu gönülden yükselen seslerin ve sözlerin çok büyük etkisi olmuştur.
Elbette kimse Fuzûli, Bâki, Nef’i, Nabi, Nedim ve Şeyh Galib gibi bir beyitte bitirilen doğru ve net anlaşılabilen cümleler halinde ifade ustalığı ortaya koyamadığı için, onlardan seçilen güftelerin de dilimizin güzelleşmesine elbette katkısı olmuştur. Kim Yunus, Nesimi, Köroğlu, Pir Sultan, Karacaoğlan, Emrah, Seyrani ve Zihni gibi halkın diliyle koşma ve ilâhi söyleyebilmiş ki, besteciler onların sözlerini besteleyip halkın diline düşürsün ..
Mehmet Özbek ile Fırat Kızıltuğ gibi icracı olduğu kadar müziğimizle ilgili yazı ve kitaplarıyla da bir müzikolog olduğunu ortaya koyan Bayram Bilge Tokel’in naklettiğine göre, Shakespeare’in -sanırım musikimizin gücünü çok güzel anlatan- şöyle bir sözü var:
“Bir milletin türkülerini yapanlar, kanunların yapanlardan daha güçlüdürler.”
Demek ki, hayatımızın hakiki sözcüleri gezginci ozanlarla şairler ve şehirli bestecilerdir.
TÜRKÜLERİN DİLİ ŞARKILARIN TADI BAŞKA
Türkülerimizin dili ile şarkılarımızın tadı gerçekten başka. Bu başkalık, halkın günlük konuşma dilinden de gazetelerin politik söylemlerle kirlenen dillerinden de farklıdır. Bunların oluşturduğu duygusal kökenli söylemi, öteki dinî, edebî ve siyasî söylemlerden farklı kılan şeyin niteliğini, ancak bunlarla yatıp kalkan insanların dünyasına girince anlayabiliyoruz.
Bu duygusal dilin bir toplumun bütün değerleriyle kaynaşması sonucu, o toplumun bütün değerlerini benimsemeyen azınlıkları da etkilediğini görüyoruz. Bir musikinin toplumun çeşitli kesimlerindeki etkisi ne kadar derin ve ne kadar köklü ise, o musikinin o kadar zengin ve önemli olduğuna hükmedilebilir. O yüzden bugün pek çok komşu ülkelerde, hatta Osmanlı idaresinde yaşamış Rum, Ermeni, Gürcü, Arnavut, Boşnak, Arap ve Yahudi asıllı insanlar arasında bizim musikimizin etkileri görülür. Hatta o ülkelerin türkülerinde Osmanlı musikisinin her türünden etkilenen, sözleri, melodileri ve ritimleriyle bizimkileri andıran sesler var.
Bunların yeterince araştırılıp benzerliklerin, kültürel alakaların ortaya konması lazım... Bunun için de önce kendine ve kültürüyle musikisine güvenen aydınların sayıca çok olması gerekir. Bizim gençlik yıllarımızda Klasik Türk Müziği’ne bile müzik demeyenler vardı.
Gelecek nesillerin Mehmet Özbek’le Fırat Kızıltuğ gibi sözü ve sazı olan sanatçıların bilgi birikimlerine de ihtiyacı olduğu ortada. O yüzden bu tür has sanatçılar kitap yayınladıkları zaman çok seviniyorum. Müzikolog sanatçılar olarak tanınan ve ciddi çalışmalar yapan bu şahsiyetlerin kadri bilinmeli ve seslerinin geniş kitlelere ulaştırılmasının yolları aranmalıdır.
İcracı olduğu kadar müzikolog kimliğiyle de tanınan Mehmet Özbek’in Folklor ve Türkülerimiz adlı defalarca basılan ve kaynak kitap niteliği taşıyan eserinin ardından, Türkülerin Dili adlı çok kapsamlı ansiklopedik bir çalışması yayınlaması önemli bir kültür hizmeti oldu. Has bir sanatçı olduğu kadar titiz bir araştırmacı ve derlemeci olan Mehmet Özbek’in bu ansiklopedik sözlüğü gerçekten büyük bir emek mahsulüdür. Arka kapaktaki şu cümle önemli:
“Türkülerimizdeki sırları çözebilmek, o sıcak anlatımların tadına varabilmek, Türk dilinin anlatım gücündeki kudret ve zenginlikle ezginin oluşturduğu âhengi birlikte hissetmek, türkülerimizi derinlemesine anlamak ve kavramak için şarttır.”
Bu sırrı anlayan bir şairimiz, “Ne zaman bir köy türküsü duysam / Şairliğimden utanırım” diyor. Bunu anlamadan aydın sayılan çok sayıda politikacılarımızla yöneticilerimiz var maalesef. Onların varlığı aslında klasiklerinden habersiz aydınların yabancılığını ifade eder.
Klasik Batı Müziği yanında Klasik Türk Müziği ile Türk Halk Müziği’ni de fevkalâde icra edebilen besteci Fırat Kızıltuğ’un öğretici yayınları da önemli. Dildeste adlı kitabında meşhur şarkıların hikâyesini anlattığı musikimize nasıl yöneldiğini Bandodan Klasik Müziğe adlı kitabında hatıralarıyla ortaya koyar. Şarkılarımızı hikâyeleri ile birlikte tahlil ve icra edişi de güzel. Böyle şahsiyetleri yetiştiren kültür birikiminin okulları ve kütüphaneleri de olmalı.
Divan şiiri tahlilleriyle kültürümüze hizmet eden eski edebiyat uzmanlarının, biraz ufku geniş olanların Klasik Türk Müziği bestelerine güfte olan beyit ve gazellerden işe başlamalarının her bakımdan yararlı olacağını düşünüyorum. Şiirleri nesre çevirerek sadeleştirme merakının güfteleri ve bestelenmeye konu olmasının belki de ilgi çekici hikâyeleri vardır. Bunları, Mehmet Özbek’in yayınladığı Türkülerin Dili gibi bir ansiklopedik kitapla anlatacak müzisyen veya müzikologlara ihtiyacımız var. Fırat Kızıltuğ’un bu yolda güzel örnekler ortaya koyduğunu görüyoruz. Yılmaz Öztuna’nın ansiklopedisi çok eskidi, artık yenileri gerekiyor.
Anadolu ile çeşitli Türk boylarından üç yüz civarında sözlü ve sözsüz ezgi derleyen Mehmet Özbek, sevilen radyo ve televizyon yapımlarına imza atarak otantik Türk müziğini sergiledi. Farklı Türk boylarının oyun ve müziklerini bir arada örnekleyerek temelde kültür birliğinin varlığını ortaya koydu. Muzafer Sarısözen, Ahmet Gazi Ayhan ve Mehmet Erenler gibi ideolojik veya siyasi bir söyleme tenezzül etmeden, sahte türkülere alaka göstermeden, popüler olmak için taviz vermeden otantik halk müziğini seslendirir ve yüreklerimizi titretir.
ARABESKTEN POP MÜZİĞE
Türk musikisi türkü ve şarkı olarak iki ayrı üslupta icraya başlamasıyla birlikte, sanatçı tavırlarının da birbirinden farklılaşmaya yüz tuttuğu görüldü. Halbuki Azeri ve Kerküklü sanatçıların -çeşitli etkilerle de olsa bile- hep aynı üslupta musiki icra ettiğini görüyoruz. Tamburi Cemil Bey’den sonra Münir Nurettin Selçuk ve ondan sonra da Nevzat Atlığ, giderek Türk musikisini kendine özgü sesi olan, sanki “sükûtun sesini dinleyen” bir üslupla icra ettiler. Bugün pek çok usta sesle temsil edilen Türk musikisinin klasik, çağdaş ve fantezi üsluplarda temsil edildiğini görüyoruz. Genç nesilden Mehmet Güntekin’in de öncülüğü görülüyor.
Öte yandan Türk Tasavvuf Musikisi ile Arabesk ve Pop Müzik gibi birbiriyle ilgisiz gibi görünen pek çok bir arada icra edilip dinlendiğini görüyoruz. Yeşilçam Sineması’ndan bir şekilde destek gören bu popüler müzik türlerinin birbirini etkilediği de söylenebilir. Fakat ruhumuza asıl tesiri olan türkülerle şarkılar ve bunların estetik rüzgârıyla güzelleşen ilâhiler…
Orhan Gencebay, Müslim Gürses, Barış Manço, Cem Karaca, Sezen Aksu ve Tarkan gibi birbirinden farklı tarzlarda müzik yapan ve uluslar arası üne ulaşan bu sanatçıların özgün müzik adıyla yaptıkları parçalarda, bize özgü bir üslup yakalamaya çalıştıkları görülüyor. Bunlarda da bize ait seslerin, ritimlerin izlerine rastlamak kimseyi şaşırtmıyor, çünkü bu sanatçılar da hep bizim türkülerimizle, şarkılarımızla ve tabii ilâhilerimizle büyüdüler.
“Türkü sevgisi çok küçük yaşlarda başlamalıdır” diyen Mehmet Özbek’in şu sözleri, aslında Türk musikisinin bütün türlerini ifade edecek niteliktedir: “Türkülerimiz, hakikati olduğu gibi görüp söylemekten çekinmeyen ermişlerin ve cesur kimselerin söylemleridir. Türk insanının düşünen, soran; seven, küsen; gülen, ağlayan kalbinin içi görülür türkülerde.”
Türkülerin sırlarını çözebilecek bilgileri sunan kitaplarında, onların sevmeyi ve ahlaklı olmayı nasıl öğrettiği, insana ve tabiata bağlılığı nasıl yansıttığı örneklerle gösteriliyor.
Kavramları türkülerde duyduğumuz halde bilmediğimiz kelimelere Divan-ı Lügati’Türk üslubuyla örnekleyerek açıklayan Türkülerin Dili gibi şarkı meraklılarının başucu kitabı olacak çalışmalara muhtacız. Sayfaları karıştırırken bazen eski bir dostla karşılaşanların duyduğu nostaljik duygulara sürüklenmeli, bazen de yanlış bilgilerinizi rahatlıkla tashih edebilmeliyiz.
Türkülerimizle şarkılarımızın ve ilâhilerimizin bizi söylediklerini yeterince anlayıp onlara hakkıyla kulak verebilirsek, gerçekten tarih şuurunu da idrak etmiş oluruz. Belki bizi biz yapan kültürel değerlerin başında bu güzel sesler geliyor. Evet, büyük şairimiz çok haklı:
“Âvâzeyi bu âleme Dâvut gibi sal
Bâki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş”