Başarısız bir darbe girişiminden sonra toplum bu alçakça kalkışmanın psikolojik etkilerinden sıyrılmaya çalışıyor. Bu travma daha ne kadar sürer, bu sorunla zaman içinde nasıl mücadele edeceğiz, bunu ilerleyen günlerde daha iyi göreceğiz. Bugün aslında bu darbenin dış bağlantıları üzerinde durulması ve ona göre bir yol haritası belirlenmesi gerekir. Türkiye’de veya dünyanın herhangi bir yerinde vuku bulan darbelerin, emperyalist güçlerin bilgisi dışında gerçekleşme ihtimali neredeyse sıfır mesabesindedir. 1960-27 Mayıs, 1971-12 Mart, 1980-12 Eylül ve son olarak 1997-28 Şubat darbelerinin hepsinde mutlaka bir dış ve üst akıl olduğu gerçeğinde bugün herkes hemfikir. 12 Eylül sonrası “Bizim çocuklar başardı” diyen ABD’li bürokratın sözü darbe denildiğinde aklımıza ilk gelen sonuç cümlesi oluyor. Son olarak da 15 Temmuz darbe girişiminin öncesi ve sonrasıyla dış destekli olduğunu net olarak görebiliyoruz. Bu kalkışma başarısızlıkla sonuçlandı ama diğer darbelerden farklı boyutları çok fazla. Asla unutmamamız gereken bir gerçek var ki, o da bölge ülkelerindeki gelişmelerin Büyük Ortadoğu Projesi’nden bağımsız olmadığıdır. Bu olanlar asla Siyonizm’in gelecek planlamalarından ayrı olarak değerlendirilemez. Endişem o ki, 15 Temmuz kalkışması kalıcı bir yara bırakmak için kullanılmak istenecektir. Bu kalıcı yaranın da Irak’a 1991 yılında verilen yaradan farklı olmaması hedefleniyor. 15 Temmuz bizim için Irak’ın 1991’i ise, emin olun Irak için tezgâhlanan 2003’teki acı son, ülkemiz için de şimdi bir yerlerde planlanmaya başlanmıştır.

ABD’nin 2003 yılındaki Irak’ın işgalinden bugüne ilk defa Kuzey Irak Bölgesel yönetimini muhatap alarak Barzani ile işbirliği anlaşması imzalaması bölge için önemli bir mesajdır. Bir yanda PYD ile müttefik olan ABD, aynı zamanda Barzani ile ortak oluyorsa, bunun sonuçları bölgedeki dengeleri bozacak nitelikte demektir. Tam da böyle bir zamanda, 15 Temmuz darbe girişiminin, Türkiye’yi bölgedeki gelişmelerden uzak tutmak gibi bir hedefi olduğu sonucuna da varabiliriz. Suriye karışık ve oradaki istikrarsız durum Türkiye’yi artık doğrudan tehdit ediyor. Sınırlarımızda bundan sonra neler olacak kimse kestiremiyor. Terörle mücadelede kritik bir noktada olduğumuz tartışılmaz. Bir yanda PKK, diğer yanda Daeş tehdidi zaten başlı başına bizi meşgul etmeye yetiyor. Kıbrıs Rum kesiminden eski bir milletvekili “Türkiye’deki karışıklık sırasında KKTC’ye saldırıp, 43 bin Türk askerini esir alabilirdik” diyor ve  “fırsatı kaçırdık” diyerek üzülüyor. Buna deli saçması diyerek geçiştirebilir miyiz? Ülkemizin içinde bulunduğu bu kaotik durumdan istifade etmek isteyen başkaları da muhakkak vardır, olmaması şaşırtıcı olur. Güvenliğiniz söz konusu olduğunda bir kere bile hata yapma şansınız yoktur. O hata sonunuz olabilir. Daima tetikte olmak zorundasınız. Atalarımız o yüzden “Su uyur, düşman uyumaz” demişler. Bugün, Allah korusun, bir savaş ortamına sokulmuş olsak nasıl bir varoluş mücadelesi vermek zorunda olduğumuz açık değil mi? Bütün bunlarla birlikte 15 Temmuz kalkışmasının, içerde verdiği zararın yanında dışarıdaki pozisyonumuza zarar verdiği çok açık. Resmen kuşatılmışız. Resmen yağlı urganın boynumuza geçirilmesi için son planlamalar yapılıyormuş da, bizler kulağımızın üzerine yatmışız. 

Bu noktaya nasıl geldik veya getirildik sorularının cevaplarını aramak bu günlerde pek mümkün değil, belki doğru da değil. Önceliğimiz yaralarımızı sarmak, hasar tespitini sağlıklı yapmak ve travmayı en az zararla atlatmak olmalı. Peki, neden bu sorulara cevap bulmak zorundayız? Çünkü bu tuzaklara nasıl düşürüldüğümüz ile ilgili detaylar, bu kuşatmadan çıkışla ilgili ipuçlarını da içinde barındırıyor. Yıllardan beri ABD, İsrail ve AB ülkeleri ile işbirliği alanlarını tanımlarken, hep istihbarat paylaşımını merkeze aldık. Aldık da ne kazandık, koskoca bir hiç. İsrail’le, Batı’yla, ABD’yle işbirliğimizin dozajı ne kadar arttı ise sorunlarımız da bununla birlikte doğru orantılı arttı. Şimdi artık son virajdayız. Öldürücü darbeyi vurmak için son hazırlıklarını yapıyorlar. Başımızı iki elimizin arasına alıp nereye gidiyoruz diye sorma zamanımız geldi, geçiyor. Binlerce yıllık bir devlet geleneğimiz var. Yerden bitme bir kabile devleti değiliz. Hedefimiz tarihin bize gösterdiği yolda emin adımlarla yol almaktır. Başkalarının rehberliğine itibar etmeden, toplumu ayrıştırmadan, farklılıklarımızı fitne sebebi yapmadan, birlik ve beraberlik içinde hareket etmek artık hayat memat meselesi...