Büyükannem şehir

yaşamını kafeslerdeki hayata benzetirdi. Evlerin pencerelerini kuşatan demir

korkulukların niçin yapıldığına bir mana veremez ve sorardı. Bu korunakların

hırsıza karşı alınmış bir önlem olduğunu söylediğimizde ise, Şehir insanı

okumuş, mürekkep yalamış insandır evladım nasıl olur da hırsızlığa

yeltenirler der ve köyde, sabahları kapıları çekip çıktıklarını, akşama kadar

bahçede çalıştıklarını buna rağmen hırsızlık olaylarına şahit olmadığını

anlatırdı. 

Ne o bizi anlayabilirdi ne biz onu. Çocukları parklara

niçin bırakmadığımızı sorar ve endişemizin nereden kaynaklandığını ifade

ettiğimizde başını yere eğerdi.  Ona göre

çocuklar, beton duvarlar arasına sıkıştırılmış vaziyette yaşıyor ve güneşten yeterince

faydalanamıyor, doğal ortamla yeterince tanışamıyorlardı.

Büyükannem çocukluğunda ağaç dallarından yaptığı

oyuncakları anlatır, bize de evdeki eşyalardan bebekler yapardı.  

Bir keresinde yine evin anahtarını birine bırakmamız

gerekmişti fakat tereddüt etmiştik. Şehir yaşamında suç oranının her geçenbiraz daha arttığını, hırsızlık

gasp cinayet ve çeşitli suçların yaygınlaştığını ve hiç beklemediğimiz

kişilerin dahi güvenimizi zedelediğini anlatmıştık. Büyükannem daha fazla

dayamamış ve ayağa kalkarak çocuklarınızı dışarı bırakamıyorsunuz, evinizin

anahtarını komşuya emanet edemiyorsunuz, pencerelerinize demirden zırhlar örüp

kendinizi korumaya çalışıyorsunuz, peki o zaman neden burada yaşamayı tercih

ediyorsun diye çıkışmıştı. Büyüklerimiz hatıralarını anlatırken geçmiş

dönemlerin kendileri için ne kadar güvenli bir ortam olduğundan bahsederler.

Ne var ki, artık dünya küçük bir köye dönüştü. Büyük

şehirlerde karşılaştığımız suç unsurları küçük yerleşim birimlerinde de ortaya

çıkıyor. Hayatımız için alınan güvenlik tedbirleri içeriden değil dışarıdan

destekleniyor. Hak, adalet, saygı, şefkat, diğerkâmlık, paylaşım ve anlayış

noktasında beslenmeyen fertler dışarıda oluşturulan yasakları delip geçiyorlar.

O yüzden büyük annemin de dediği gibi etrafımızı çepeçevre kuşatan tehlike

çemberinin içinde yaşamaya ve ayakta kalmaya çalışıyoruz.

Ne çocuklarımız çocukluğunu yaşayabiliyor ne de

büyüklerimiz rahatça bir nefes alabiliyor. Hayat bir korku çemberinin içinde

sürüp gidiyor.