İnsanoğlu önüne bakmak yerine hep geriye bakar ve hatıralar arasında gidip gelir. Çünkü yaşanmışlıkların içinde varlığımızın parçaları gizlidir ve bu parçalardan tamamen kopamayız. Zihnimizin arşivinde zengin bir şehir vardır. Bu şehrin müdavimleri sevdiklerimiz, arkadaşlarımız, annemiz babamız, komşumuz, değer verdiğimiz bütün insanlar, kullandığımız eşyalar ve yaşadığımız mekanın siluetleridir.

Hayatımızdan uzaklaşanlar geride derin bir iz bırakıp giderler. Böyle durumlarda içimizden bir şeylerin koptuğunu hissedir ve çaresiz kalırız.İnsanlar kayıp karşısında, duygusal, fiziksel ve davranışsal tepkiler verirler. Farklı yaşam evrelerinde kayba verdiğimiz tepkiler de farklıdır. Küçük bir çocuğun ölümü anlamasıyla bir yetişkininki birbirine birçok noktada benzemez. Algılarımız, o zaman dilimindeki psikolojik ve biyolojik kaynaklarımızın bir fonksiyonudur. Kaybı nasıl yaşadığımız; gelişimsel seviyemiz, ruhsal yapılanmamız, ölen kişiyle ilişkimizin boyutu, ölümün ani ya da beklenir olması, ölüm şekli, geride kalanların verdiği tepkiler, ölüm karşısında hissettiklerimiz duyguların zeminini oluşturur. Bazen erken yaşta yaşadığımız bir kaybın etkileri ilerki yıllara taşınabilir.

Kişi, ertelenmiş tepkisiyle geçmiş kaybı arasında bağ kuramayabilir. Kayıptan sonra sağlıklı bir yas tutma sürecinden geçilse dahi, bazen ileriki dönemlerde kayıp sancısı kendini yeniden gösterebilir. Buna zemin hazırlayan, kaybı hatırlatanlar çoğu zaman çağrışımlardır.

Yas tutma süreci herhangi bir kayıp sonrasında yaşanan normal bir durumdur. Kaybı kabullenme ve kayıptan sonra yaşama devam etmek için yas tutabilmek önemlidir. Yas tutma süreci normal ve doğal olsa da, oldukça zordur ve atlatmak için zamana, sabır ve desteğe gereksinim duyulur. Desteğin dışında en büyük ilaç ise, dua ve teslimiyettir.