Bu günlerde en çok dillendiren mevzuların başında dünyanın değişeceği iddiası var. Büyük oranda haklılık payı olan bu iddianın içeriği hakkında çok şey söylendi. Ama bu süre zarfında aklımızın bir kenarında durması gereken asıl soru yarın neye uyanacağımızdan çok bugün neyi yaşıyoruz olmalıdır, diye düşünüyorum. Çünkü bugünü kuran irade biz değiliz ve yarını kurma adına gayretli de değilsek gelecek için öngörüde bulunmanın ötesinde yapacağımız bir şey yok demektir.

Peki, bugün nasıl bir dünyada yaşıyoruz ki, yarın için umutlu ya da kaygılı olalım?

Günümüz dünyası ırkçı emperyalizmin bilim ve teknoloji sayesinde elde ettiği güçle karar mekanizmalarını elinde bulundurduğu bir dünyadır. Ekonomik ve siyasi gücünü kullanarak kendi lehlerine kurdukları dünyada insanlığı köleleştirmeye çalışıyorlar. Ve bu düzenin kurucuları çeşitli yöntemlerle bu durumu koruma gayretindedirler.

İlk olarak menfaat ve sömürü esasına göre kurulmuş bir dünya var. Mevcut dünyada insanlık bir avuç azınlığın menfaatine dönük çalışıyor. Sistemin çarkları ırkçı emperyalizmin menfaatine ve konforuna hizmet etmeyi amaçlıyor.               

Bunu nerden anlıyoruz?

Her gün milyonlarca çocuk aç yatarken, her gün milyonlarca insan açlıktan ölürken, milyarlarca insan sağlıklı içme suyundan mahrumken ve milyarlarca insan sağlık hizmeti alamazken dünyadaki servetin bir avuç azınlığın elinde olmasından anlıyoruz. Holdinglerin, tröstlerin, çok uluslu şirketlerin ve emperyalist devletlerin daha fazla kazanmak adına diğer ülkelerin yönetimine nasıl müdahale ettiğini görüyoruz. Yani kısaca insanlık bu sömürü çarkının içerisinde ömür tüketiyor. Her şey bir avuç azınlığın menfaati için yapılıyor. Herkes bu azınlığın mutfağına erzak taşımakla meşgul.

İkinci olarak bu düzenin devamı için toplumların baskı altında tutulması gerekiyor. Bunun için gerektiğinde zulme gerektiğinde işbirliğine ve gerektiğinde de algıların manipüle edilmesine başvurabiliyorlar.

Üçüncü olarak düzenin devamını sağlamak adına kaos ve terörden faydalanırlar. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarının zengin olduğu bölgelerde yaşananlar bunun göstergesidir. Özellikle Ortadoğu coğrafyasında yaşanan etnik ve mezhepsel çatışmalardan, ulus devletlerin arasındaki savaşlardan ve terör olaylarından kaynaklı kaos ortamı ırkçı emperyalizme hizmet etmekten başka bir amacı olmasa gerek.

Son olarak savaş ve işgaller mevcut dünyanın savunma mekanizmalarıdır. Şayet ırkçı emperyalizmin menfaati için bir ülkede fiili olarak bulunmaları gerekiyorsa, bin bir türlü gerekçelerle o ülkeye savaş açılmasından ve oranın işgal edilmesinden geri durmazlar. Afganistan ve Irak’ın işgali bize bu gerçeği apaçık göstermiştir.

Görüldüğü gibi mevcut dünya düzeni sömürüye ve zulme dayalıdır. Baskı ve tahakküm hâkimdir. Şiddet ve kaos ortamıyla insanlar yönlendirilmektedir. Evet, mevcut dünyanın bize sunduğu düzenden razı değiliz.

O zaman biz değişecek dünyadan umutlu mu olalım, yoksa kaygılı mı?

İşte bu sorunun cevabı bugünden attığımız adımlarda gizlidir. Eğer ki, yerelden küresele doğru adaleti, hürriyeti, paylaşımı ve güveni hâkim kılmaya gayretimiz varsa yarın için umutlu olmaya da hakkımız var demektir. Buna karşın mevcut dünyanın nimetlerine teşne yöneticilerimiz, onların tevilcisi ulemamız ve her söylenene amenna diyen insanımız olduğu sürece geleceğe dair kaygı duymaktan başka şansımız yoktur.