Bugünkü Sakarya Üniversitesi, bu ad ve konumu almadan önce “Sakarya Mühendislik ve Mimarlık Akademisi” ve sonra “İTÜ Sakarya Mühendislik Fakültesi” olarak biliniyordu. Akademi döneminde, “İşletme Mühendisliği” adıyla kurulan yeni bölümde hukuk asistanı olarak göreve başlamış, İTÜ’ye bağlı mühendislik döneminde öğretim görevlisi olarak muhtelif hukuk dersleri okutmuştum. Bu çerçevede yeni bağlanan Düzce Meslek Yüksek Okulu’nda hukuk dersleri de vermiştim.

Bu arada akademi döneminde, özellikle İslam ülkelerinden merkezi sınav dışında yabancı uyruklu öğrenci alınması için, bağlı bulunulan Milli Eğitim Bakanlığı’ndan karar çıkartılmıştı. Bu karar gereğince, başta Filistin olmak üzere, İran, Ürdün, Suriye, Irak gibi ülkelerden öğrenciler alınmıştı. Bu öğrencilerin dersleri izleyebilmeleri için Türkçe dersi konulmuştu. İşte, birkaç dönem konulan Türkçe dersleri verdim. Derslerde, teknik dilbilgisinden ziyade, edebi, tarihi, bilimsel metinler seçerek, anlama, tahlil etme yöntemini tercih ettim. Bir gün farklı bir tarihi metin okurken, sanırım Suriye’nin Rakka kentinden gelen bir öğrenci itirazda bulundu. İtiraz nedeni, seçilen tarihi metinlerin Osmanlı dönemiyle ilgili olmasıydı. Gerek mizaç, gerek düşünce ve gerekse eğitim-öğretim sürecinde edindiğim deneyim dolayısıyla, karşımda konuşanı dinleme, onun görüşlerini saygıyla karşılamaya dikkat ederim. Öğrencinin görüşü, Osmanlı’nın kendilerini, yani Suriye’yi, genel olarak hakimiyeti altına aldığı Arapları sömürmüş olmasıydı. Dolayısıyla tarihi metinleri seçişimi, Osmanlı’yı savunma, hatta onun propagandasını yapma olarak algılıyordu. Öğrencinin bu algısı, sadece onun kişisel ve öznel bir duygusu olarak değerlendirilemezdi. Ancak öğrenciye metin seçmemde böyle bir niyetimin ve düşüncemin olmadığı, tarihi metinlerde kullanılan kelime, kavram ve deyimlerin Türkçeyi kavramalarına zenginlik katacağı şeklinde açıklamalarda bulundum. Fakat eğer bir sömürüden söz edilecekse Balkan ve Arap ülkelerinden önce Anadolu’dan başlanması gerektiği yolunda tartışmalar yapılmasının daha anlamlı olacağını söyledim.

‘90’lı yıllarda birkaç ay kaldığım Londra’da, Türk-Yar’da Ahmet Haşim’in yeğenlerinden biriyle tanışmış ve sohbet etmiştim. Sanırım Paris Üniversitesi’nde askerlik ve savaş sistemleri alanında Türklerin hilal şeklinde savaş tekniği üzerine bir doktora tezi hazırlamış ve kabul edilmişti. Onun anlattığına göre, Irak’a giremiyordu ve vatan özlemini gidermek için ya Kuveyt ya da Türkiye sınırlarından Irak topraklarına bakıp dönüyorlarmış.

Bir başka hüzünlü olayı, Almanya Bonn’da katıldığım bilimsel bir toplantıda tanıştığım Kerkük ya da Musullu Ali adlı kişiden dinlemiştim. Yılbaşına bir veya iki gün kalmıştı. Bizler Türkiye’ye dönme heyecanı ve telaşına düşmüşken, Ali; “Siz yurdunuza, yuvanıza dönüyorsunuz, ben ise Londra’ya gideceğim ve vatan hasretini yaşayacağım” demiş ve yüreğimi dağlamış, ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı bilemez olmuştum.

Evet, son olarak Suriye’de bir diktatörlük çöktü, belli bir sevinç insanların yüreğinde canlandı. Ama aynı zamanda tarifsiz bir kaygı, endişe, soru, korku da kendini duyurmaya başladı. Bu karışık şart ve ortamda söylenen sözlerin, açıklamaların, siyasi ve diplomatik girişimlerin ne ölçüde gerçekleşeceği, ihtimal daha çok zihinlerde yoğunlaşmasını sürdürecektir. Bu kanlı coğrafyada haksızlık ve kanlı iktidarlar, daima pusuda beklemektedir.