Yaklaşık son kırk yılda Ortadoğu’da, siyaset biliminde “doğu despotizmi” şeklinde tanımlanan iktidar benzeri iktidarlar devrildi, yıkıldı, tarihin çöplüğüne atıldı. Bunların baskıyla, haksızlıkla, zulümle, hileyle, onursuzlukla hükmettiği halklar, toplumlar huzura, rahata, düzene kavuşabildiler mi?

İtibari veya izafi, göreceli olarak yeni, farklı iddialar, vaatler, söylemler ileri sürülerek bir yönetim mekanizması işletilmeye başlandı. İnsanlar ve toplumlar belirli meraklara, beklentilere, umutlara, sabırlara, hoşgörülere yönlendirildiler. Hatta iktidar ve yönetim yetkilerini kullananlardan bir tarafı, diğerlerini tasfiye etmek istediğinde, içeriden ve dışarıdan çeşitli biçimler içinde belli oranlarda yardımlar ve destekler bile bulabildiler. Sözgelimi Afganistan’da Sovyetler Birliği işgalinin sonlandırılmasını izleyen süreçte Mavera dergisinin “Afganistan Özel Sayısı” hazırlanırken, Balıkesir Ordonat Okulu’nda askerlik görevine başlamadan önce, bir kahvede yazıp gönderdiğim yazıyı hatırladım. Tabii, Cahit Zarifoğlu’nun o sıralarda “Meral Maruf” adıyla yazılan yazılara gösterdiği çabayı ayrıca belirtmek gerekir. Yine İran’da Şahlık yönetiminin yıkılmasında dönemin basın-yayın ve sanat dergilerinin yanında kamuoyunun ortaya koyduğu tepkilerin önemini hatırlamak önemlidir. Ancak, Basra Körfezi’ndeki küçücük bir ada üzerinde patlak veren hâkimiyet iddialarının neden olduğu İran-Irak Savaşı dolayısıyla, temeldeki iktidar tutkusunun, hırsının değişmediği gerçeğini fark etmek, en azından benim açımdan mümkün oldu.

Benzer şekilde, bugünlerde Suriye’deki Esad despotluğunun yıkılışı ve ortaya çıkmaya çalışan iktidar ve hâkimiyet iddiası, doğrusu iyimser bir duygu ve beklenti uyandırmıyor bende. Sorunun derinlerde ve tarihin gerilerinde sürüp geldiğini, hakkaniyetli ve doğru bir akli değerlendirmeyle olmasa da, en azından sağduyuya dayalı bir yaklaşımdan bile uzak bulunduğunu düşünüyorum. Hele iktidar ve yandaşlarının “sevindirik” horalamalarına şaşırma gereği bile duyamıyorum. Şam’da Emevi Camii’nde “Cuma namazı” kılma söylemi, sadece “histeri” güdüsü çağrışımı uyandırıyor. Hele yozlaşmış bir parti başkanının, “Halep Türk’tür, bizimdir” sözü, ancak hezeyan olarak nitelendirilebilir.

Bütün bunlara rağmen, Suriye özelinde, Ortadoğu genelinde cereyan eden olaylara, gelişmelere, birtakım gerekçeler ileri sürerek ilgisiz mi kalınmalıdır? Kesinlikle ve mutlak olarak, buna hayır denilmelidir. Ancak, niçin, neden ve nasıl hayır denilmesi gerektiğinin gerekçelerini belirgin, açık, insanı, toplumu, inanç ve kültürel ilkeleri içkin bir nitelikte ortaya koymak, tartışma ve eleştiri düzeyine taşımak zorunluluğu vardır. Erken davrananın Allah’ın vahyettiği, Elçisi’nin bildirdiği yüce ve kutlu dini, kendi karanlık istemlerine ve isteklerine payanda etmeye girişen başıbozuklara karşı durmak ve direnmek gerekir. Sonra insanın varlığına, kişiliğine, onuruna, hak ve özgürlüklerine, evrensel ahlâki ve hukuki ilkeler ve kurallar ölçeğinde riayet etmek gelir. Haksız ve kanla kurulacak her türden iktidarı, hâkimiyeti ret etmek şartını öncelemek gerekmektedir.