“Yaralı Coğrafya” nitelendirmesini yaptığım yazının yayınlanması, Amerika’nın Irak’ı işgal ettiği zamandı. Bir süre yönetimini birlikte üstlendiğimiz İstanbul ESAM şubesinin faaliyetleri arasına dergi ve kitap gibi yayın yapmayı da katmayı tasarlıyorduk. Evren Karadayı, ilk adım olarak, konuyla ilgili yayınladığım yazıları derleyerek kitaplaştırmamı önerdi, daha doğrusu istedi. Fakat birkaç yazının bir kitap oluşturamayacağı ve daha kapsamlı bir çalışmayı gerektirdiğini düşündüğüm için isteğine olumlu bir cevap veremedim. Fakat Evren Karadayı isteğinde ısrar edince, “Ortadoğu Halkları”, “Savaş Suçları Mahkemesi”, “Bağdat-I-II”, “Sorular” ve “Yaralı Coğrafya” yazılarından oluşan bir kitapçık oluştu ve yayınlandı (2003).

Evet, “Ortadoğu” denilen coğrafi bölge, sadece bugünlerde yaşanılan işgalleri, savaşları, katliamları, kıyımları, isyanları, sürgünleri, zalimlikleri, hainlikleri, taht, saltanat, iktidar mücadelelerini, boğuşmalarını, ıstırapları, acıları vb. ilk defa denemiyor, görmüyor. Adeta bağışıklık kazanmış intibaını veriyor, hatta bu tür olayları varlığının ve hayatının vazgeçilmez bir tamamlayıcısı bile sayıyor ihtimalini çağrıştırıyor. Oysa Sümerler’den başlayarak dünyaya, insanlara, insanlığa, toplumlara sayısız değerler kazandırmış, keşifler armağan etmiş, ilhamlar sunmuştur da. İlk defa ilhamla, akılla, deneyimle, maharetle, ustalıkla, beceriyle ve heyecanla keşfettiğini, bulduğunu, yaptığını, armağan ettiğini, aynı heyecanla yakıp-yıkıp yok etmekten de geri durmamıştır.

Genellemeye gitmeden, nice bir zamandır yakıp-yıkıp yok etmenin en belirgin ögesinin, “iktidar” denilen, insanın en karanlık ve anlaşılması oldukça güç güdüsünün olduğu söylenebilir. Ancak bu “iktidar” güdüsü, sahip görünenin bile mahiyetini ve sınırını bir türlü belirleyemediği ve anlayamadığı, asıl olarak da, insan olmanın ve var olmanın değişmez düşmanı olduğunun farkına ulaşılamayan bir muammaya dönüşmesidir. Oysa doğal şart ve ortamı içinde görülüp kullanılması halinde, sadece siyasi değil, insani ve toplumsal her türlü “iktidar”, kendinden başlayarak, diğer insanlara, toplumlara ve insanlığa sayısız değerler üretebilecek, kazandırabilecek, sunulabilecek bir olgu, bir araç niteliğine sahiptir. İnsanların, toplumların, kültür ve uygarlıkların miras olarak bıraktığı değerler yanında, asıl olarak Tanrı’nın değişmez hakikatler şeklinde bağışladığı ilkeler ve değerler daima bildirilmiştir. Sadece Tanrı’nın bildirdiklerine safiyet ve sadakatle bağlı kalınmış ve uyulmuş olunsaydı, onca yıkımlar, zulümler, katliamlar, kıyımlar gerçekleştirilmez, onca acılar, belki de hiç ya da daha az yaşanılırdı. Kabil’in bencillikle kendini kaptırdığı “iktidar” hırsı, Tanrı’nın bildirdiği hakikate ve onun ilham ettiği ve uygulanır hale getirilen erdemlilik amaç edinilseydi, tarihin kaydettiği utançlar yaşanılmazdı belki de.