Toprakların sancılı Hacer in kızı...
Geçmeyen, bitmeyen savaş.
Yarılmada damar damar gökyüzü.
Ölen oğlundur, parçalanıp bölündüğün...
Yürüyüşün ağır Hacer in kızı...
Yüzyıllardır kavgasını vermektesin bir avuç özgürlüğün.
Anan Hacer in acılı yazgısı sende mi süregelmekte ne
Biz ölmeyiz Hacer kızı. Biz daha ne günler görüp ne
acılar içeceğiz. Ayakta duramasak bile sürünmeyecek, başımızı dik tutacağız.
Ölüm kurtuluş değil, hemen kolaya sığınmak yok. Bedenimiz
ölse de ruhumuzu zor öldürecekler, yaşayacağız daha...
Aç, mezarları kaldır! Yüzlerinde şahadet çiçeği açmış
gerilla gülüşlü şehidleri. Kan, ırmak olmuş; toprağı sarsarak gelmekte.
Kan, ceset nehirleri; doğu prenslerinin saraylarının
patikalarına uğramadı hiç.
Patikayı dönmedi hiçbir yoksul.
Romantik İngiliz bahçe mimarisine de adım atmadı.
Mavi çamlar altında hayâller kurmadı.
Orada incilerin, elmaslarla seviştiği yağmur.
Orada petrol mücevheri, İslâm prenslerini kusuncaya dek
besleyen, semirten...
Zafere götüren yol uzun, bıktıracak, bezdirecek kerte...
Yurdundan kovmakta seni Yahudi...
Tut küçük kardeşinin elinden, Hacer in büyük yürüyüşüne
devam et.
Adımların kocaman, sağlıklı, öfkeli...
Ölülerimize bir kez değil, bin kez bak, gözlerini
kapatmadan: Bak da iyice bilen. Kolundaki saatte uyuyan bir yılan, inkâr...
İçinde damıt güçlü inanışı. Batık gemilerin kırık amforaları dek yosunlu,
yaşlanmış kötüleri yık, savaş...
Kolların zayıf, ayakların güçsüz belki. Çöl aşılmayı, gün
devredilmeyi beklemede. Sabah
Topukların sıkı bassın, fışkıracaktır Hacerî arıtıcı
su... Dişlerinle, tırnağınla öğüt toprağı...
Mezarlık oldu yurdun baştan ayağa.
Saçlarında oynarken gecenin parmakları.
Türkü söyler karanlık rüzgârların baykuşu.
Gözyaşların, can suyu gül fidelerine.
Döktüğün kandan rengini almıştır karanfiller.
Hiç büyütemediğin çocukların hayâlleri bahçelerde,
ellerinde sevinç.
Delikanlılıklarını göremediğin bebelerin.
Büyür çocuklar, bazen ekmek yerine gözyaşları ile...
Yılgısısın sen bu köhne gidişin.
Binlerce yıllık aşkın gülüşüsün...
Islık çalmakta rüzgâr. Ay ışığı bağlardaki ak üzümlere
inmiş, kucaklamış yeşili. Şarkıların güz yapraklarında tutsak, çiçeklere
erişememekte... Hıçkırıkların alabildiğince özgür...
Daha sıcaktı dudakları, ılık göğsüne kapandığın ölülerin
vardı; daha vücutları soğumamış
Koydular mezarlara sıcak sıcak...
Koydunsa bul yerinde sıcaklıkları...
Hüzün avuçlarında dolu dolu. Düşlerin kadar renkli
binlerce ton sevinci tüketen hüzün. Milyonlarca ezgili neş eyi eriten elem.
Biricik oğlundu, belki kardeşin, belki kocan; şimdi toprak altında yatmakta,
üstünde kurumuş yeşil otlar. Sana miras bırakılan; ölümden sonra ölümü yaşamak,
bir kez değil binlerce kez ölmek...
Uykunun göğsünde sana yer yok Hacer in kızı.
Limon çiçeklerini çıkar saçlarından.
Yıldızlar altında oturup düş kurmak da yok.
Ağıtlarının bohçasını düğümle, gece uyumuyor.
Kaçmak yok öfkeden
Serinlik verir kuğuların ince boynu.
Çok mektup yazıldı, çok söylev verildi.
Umudlar bitip gülüşlerin ölmekte.
Ülken çelik, bazen öyle heykel ki
Yumruklamak gelir, kurşunlamak gelir metalleri.
Acıların uyandırılmış...
Filistin romanını yeniden yazarak, koreografisini bir
başka vererek oynadı iki dağ arasında mahpus kalmış özlem.
Hüzün betimlemeleridir duyduğun en çok.
Eğilmesin başın, çatılmasın yüreğin!
Topraklarımızdan fışkıran inanç pınarı ile bu savaşta biz
de varız. Bizim soyumuz da Hacer Ana ya ulaşır.
Doğunun bin yıllık evladı.
Ayrık otlarını yok et; yeşert güzelliği...
Eti ile kemiği ile toprağımız ağzına dek can Ölmeye
dersli gibi her doğan bebek. Sanki kurbanlıktır her üflenen can.
Bizim canımız...
Aç açına aldı taşı eline, aç öldü Filistinli çocuk.
Anasına dert oldu, açlığı...
Şehidliğine bir de karnının açlığı eklendi.
Kurtlar gibi üşüştü başına kara baykuşlar.
Bugün baykuşların bayramı
Müslüman kanını ekmeğine katık ettiği...
Filistinlinin uzun kirpiklerinde tomurcuklandı kan.
Yazgının baskını deyip baş çevirdik size, uzak coğrafyalardaki Hacer torunları,
İsmail oğulları...
Bin yıllık nenelerde ağıt:
Ölümle mi evleniyorsunuz yiğit erler
Ardınızda çocuklar bırakmadan...
Bize sabır mı kalacak hep Oysa öfke,büyük azığımız.
Şimdi Filistin dağlarından, başörtüsünü rüzgâra bırakmış
bir kadın inmekte.
Ağzında dua, ara nağmelerinde ağıt.
Susuşu kahreder Yahudi yi.
Çok Yahudi kovdu, bu kurşun saçan susuş Filistin
bağlarından. Napalmlar karıştırırken ölüm ritimlerini, öykü yazdırmak değildi
senin devinmen...
Senin devinimin özgürlük için, aşklaştırdığın inancın
içindi.*
İşte bu nedenle:
Güvencendir dinin Hacer in kızı.
Bir daha bırakma onu elinden.
Ölülerini yaşat çocuklarında.
Ama yüreklerinde utku,
Salt İslâm olsun.
Not: yıllar önce yazdığım bu yazı; ne yazık ki,
güncelliğini hiç yitirmedi.