Son günlerde yaşadığımız olaylar kolay kolay durulacağa benzemiyor. Belki yakın zamanda virüsle olan mücadelede başarı sağlanabilir, belki de daha uzun zamana yayılabilir. Bunu tam anlamıyla şu anda söylemek güç. Ama şu bir gerçek ki; mevcut durum bir kaosun göstergesi. Kaostan düzene ulaşılacağını düşünenlerce bu kaos ortamı yeni bir düzene doğru ilerleyecektir. Bu gidişin istikametinin nasıl olacağı ise şu anda öngörüden başkası değildir.

Küresel anlamda etkili olan salgınla mücadelede öne çıkan bazı hususlar var. Mücadele tüm devletleri de içine alacak bir boyutta olmak zorunda. Her devlet kendi mücadelesini vermek durumunda ama aynı zamanda her ülkedeki gelişme diğer ülkeyi de etkileyebilecek bir seyirde izliyor. Bu ikili durum aslında değişimin siyasal atmosferi nasıl etkileyeceği üzerine de birçok varsayımı beraberinde getiriyor.

Öncelikle olarak küreselleşme bu salgının yayılmasının en büyük etkenlerindendir. Ülkelerden ülkelere taşınmasının temel nedeni dünyanın ulaşım ve ticari anlamda küreselleşmiş olmasıdır. Bu durum ilk bakışta insanları mekânlarına daha sabit kılabilir. İleriki zamanlarda küre üzerinde insan dolaşımında bir yavaşlama olma ihtimali yüksektir. Ama aynı tahmini ticari dolaşım için kullanabilir miyiz emin değilim. Çünkü farklı coğrafyalarda yaşayan insanların farklı coğrafyalardaki üretime ihtiyacı var. Günümüz tüketim alışkanlıkları ve teknolojik kullanım açısından hiçbir ülke kendine yetebilecek bir güce ve imkâna sahip değil. Bu nedenle küresel dolaşım bu süreçten etkilenecekse insan dolaşımı ticari dolaşıma göre daha fazla etkilenecektir.

Peki, bu sürecin sonunda ulus devletlerin nasıl etkileneceği de merak edilen bir konu. Ulus devlet en büyük gücü katı sınırları içerisindeki hâkimiyetinden alıyor. Bu sürecin ulus devleti güçlendireceği varsayımı bana çok da isabetli gelmiyor. Bir defa sınırların varlığı virüsün küresel ölçekte yayılmasını engelleyememiştir. Bunun yanında devlet bütün gücüyle mücadele ettiği halde virüsün gelişine ve yayılışına karşı duramamıştır. Daha çok Avrupa’nın güneyindeki ülkelere baktığımızda ulus devletlerin şu ana kadar başarılı olduğunu söyleyemeyiz.

Peki, bu süreçte gücünü arttıran ne olmuştur?

Bugünkü görülen tablo ulus devlettin değil otoriter yönetim anlayışının etkinliğini artırdığıdır. Özgürlüğün aşırı derecede önemsendiği ülkelerde bile özgürlüğün devlet eliyle engellenmesi talep edilir olmuştur. Güvenlik gayesi özgürlük arzusunun önüne geçmiştir. Bu da birey üzerindeki kontrolün artması sonucunu doğuracaktır. Bu durum karşısında kısaca şu soru akla geliyor: Neoliberalizmin hâkim olduğu bu zamanlarda Hobbes’in Leviethanı yeniden mi diriliyor?

Bundan sonra bizi bekleyen siyasal dönüşümün istikameti, güvenlik vurgusu üzerinden olması muhtemeldir. Bu ulus devletin varlığıyla bağlantılı olmayabilir. Küresel anlamda oluşacak güvenlik tabanlı bir yapılanmanın da olma ihtimali her zaman vardır. Bunun için bu süreçte ulus devleti kazançlı görmek çok doğru sonuçlar vermeyebilir. O zaman sürecin kazananını güvenliği sağlama imkânına sahip otoriter yönetim anlayışı olarak gösterebiliriz.

Bundan sonra Jeremy Bentham’ın tasarladığı hapishane modeli olan panoptikonun siyasal hayattaki karşılığını yaşayabiliriz. Her anın takip edildiği bir hayata kayış söz konusu olabilir. Tabi ki, bunlar olurken kaostan kurtulma adına gönüllü bir kabulleniş olma ihtimali de yüksektir. Bu durumu güzel bir şekilde ifade eden Captain Amerika filminde geçen bir repliğe dikkat çekmek isterim.

“HYDRA kaos dolu bir dünya yarattı. Öyle ki insanlık güvenliğini kazanmak için özgürlüğünü feda etmeye hazırdı.”