Hukuk ve Hukuk Bilimi’nin ele aldığı, hatta almak gereği duyduğu bazı konuları, aynı zamanda sorunları olarak kendilerini kabul ettirmişlerdir. Kamu gücü, yani devletin, dolayısıyla siyasal iktidar ile bireyin varlığı, konumu ve hak ve özgürlük alanı sorunu, tartışma konusu bunların başında gelir. Benzer şekilde kamu yararı ve bireyin hak ve özgürlükleri dolayımında bireysel çıkar dengesinin nasıl sağlanması gerektiği de daima soruna dönüşme gizilgücü (potantial) olarak beklemektedir.
Doğal olarak, hukuku, yürürlükte olan kurallar bütünü, dolayısıyla yürürlükteki hukuk, yani pozitif hukuktan ibaret gören bir yaklaşım, anlayış ya da görüş bakımından söz konusu olan tartışmalar veya sorun olarak görülen konular, zor da olsa, sonuçta hukuk tarafından şöyle veya böyle çözümlenmek durumundadırlar. Bu anlayışın bariz örneğini Devrim sonrası, özellikle “Code Napoléon” olarak da bilinen Fransız Medeni Kanunu (Code Civil) temsil etmektedir ve kuramsal düzlemde “Yorumcu Okul” (L’école de l’exégése) adıyla sistemleştirilecektir. Adlandırılması “yorum” nedeniyle olsa da, aslında hukuk alanında yasa koyucunun iradesi demek olan yasa hükmünün kelimesi kelimesine uygulanmasını temel almaktaydı. Çünkü yasa koyucunun iradesi, son çözümlemede devletin iradesiydi ve o irade de hukukun ta kendisi olmaktaydı. Oysa Devrim ile açıklanan “Evrensel Hak ve Özgürlükler Bildirgesi”, insan, dolayısıyla bireysel hak ve özgürlükleri Doğal Hukuk ilkeleri bağlamında ortaya koymuştu. Bu ikilem (dilemma) ya da çelişki, Fransız Anayasası’nın defalarca değiştirilip yeniden düzenlenmesi süreci olarak belirmiş ve 20. yüzyılda da sürüp gitmiştir.
Oysa hukukun varlık nedeninin doğal sonucu, insan ve toplumun maddi ve manevi ihtiyaç ve menfaatini tanımak, korumak ve geliştirmektir. Bu nedenle hukuk, göreceli olarak çok yavaş değişim ve gelişim içinde görünse bile, varlık nedenini doğru bir şekilde kavrayıp ortaya çıkan ihtiyaçlara, isteklere, şartlara ve durumlara göre hareket etmek, kendini yenilemek zorundadır. Aksi takdirde, insanın ve toplumun maddi ve manevi yönden kendisini geliştirmesi, koruması, yenilemesi şöyle dursun, sahip olur göründüğü imkânlarını, yetkilerini, dolayısıyla emretme ve yaptırım gücünü yozlaştırır, işlevsizleştirir, giderek karşı gelinmesi kaçınılmaz bir engele dönüştürür. Anlamlı, vazgeçilmez, yararlı olan işlevlerinin başında gelen “güvenlik” işlevi, kendi varlığını ve amacını yavaş yavaş kemiren bir kurt niteliğine bürünür. Daha çok siyasal alanda kendini gösteren bu durumun, tarihte sayısız örnekleriyle karşılaşılmaktadır. Öyle ki, en güçlü, yetki ve iktidarının adeta mutlak nitelikte kendini gösteren yönetimlerin, iktidarların, siyasal rejimlerin sarsılarak veya birden yıkılışları, hukukun sağladığı güvenlik işlevinin, aslında hukukun öz ve amacından uzaklaştığının açık göstergesi sayılabilir.
Bu ve benzer yaklaşım ve anlayışların, hukukun asıl varlık nedeni olan özgürlüğü (bunu adalet olarak da anlamak mümkündür) tam olarak kavrayamadıkları düşünülebilir. Çünkü özgürlük, insan ve toplumun varlığının oluşmasında, gerçekleşmesinde ve gelişmesinde asla göz ardı edilemeyecek bir değeri içkindir. Nitekim, hukukun öncelikle tanıdığı varlık, irade sahibi olan bireydir ve iradenin varlığı kendiliğinden seçimi, dolayısıyla özgürlüğü şart koşar.
Bu çerçevede inanç alanında da birkaç örnek üzerinde irdelemede bulunulabilir. Sözgelimi, Hz. Musa, yerleşik Firavun düzen ve rejimine, yani güvenliğe karşı özgürlüğü temsi ederek ortaya çıkmıştı. Yine Hz. İsa, Roma İmparatorluğu’nun Suriye Valiliği bölgesinde sürüp gelen mutlak iktidara sahip kurulu güvenliğin sınırlandırdığı özgürlüğün yetersizliğini göstererek, yeni bir özgürlük anlayışını bildiriyordu. Allah Rasulü, kabile asabiyeti temelinde kurulup yerleşik mutlak bir iktidar niteliği kazanmış bulunan “Kureyş”in anlayışına, köleci dünya kavrayışına karşı, bütün insanların eşit ve özgür olduklarını içkin bulunan İslam’ın temsilinde yeni bir özgürlük ilkesini, inancını, anlayışını, evrensel düzeyde açıklıyordu.