Soruyu önce kendime soruyorum. Soruyorum ki bu sorunun karşılığı nedir?

Yaşanan hayatlar, değişen koşullar, biriken genç enerji, taşmakta olan ruhlar ve psikolojiler, gerginlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar vs... Biz de bu hayatın içindeyiz hem tanıkları hem de sorumlularıyız. Gerilimli ortamların oluşturduğu hava karmaşık. İnsanlar sorumluluktan kaçmak için hem kaçıyor hem de suçluyorlar.

Karşımızda gencecik, körpe, henüz oluşmakta olan bir varlık. Bu varlık hem çok naif, hem çok narin. Yaşanmakta olan karmaşada en çok etkilenen onlar. Oluşlarının baharında, en zamanlarında gergin yüzlü, gerçeklerden kaçan, kendi açmazlarını başkalarına aktarmanın getirdiği bir durumun içindedirler.

Genç ya da çocuk etrafına bakıyor. Ailesini, sosyal medya üzerinden başka dünyaları, başka insanları görüyor. Artık bir sokak kültürü yok gibi. Çocuk sokağa, bahçeye, tarlaya, arsaya çıksın alabildiğine koşsun, enerjisini boşaltsın, ortamı yaşasın. Böyle bir durum yok. Büyük kentlerin bulvarları genç insan kaynıyor. Bu çıkışlar enerji boşaltma alanları değil. Tam tersine gerilim, sorun ve çatışmalar biriktirme sürecini yaşıyor.

Büyükler çocuklarına ne veriyor, nasıl bir hayat tarzı yaşıyor, onları nasıl anlıyor? Hiç görmeyen, bilmeyen, anlamayan varlıklar olarak mı görüyor?

Aslında kendisinin de bir şaşkınlık içinde olduğu biliniyor. O da yeni bir çocukluk dönemini yaşıyor. Yeni buluşların, keşiflerin ve hayatların içinde.

Muhatap olunan insan. İnsan en çok kendisine hangi dönem ve evrede olursa olsun kendisine değer verilmesini istiyor. Bu, çocuk da olsa değişmiyor.

İnsan, çok çabuk yorgun düşüyor. Yorgunlukları hemen etrafa yansıyor. Olumlu olmayan bir hava oluşuyor. Bundan da en çok etkilenen çocuk veya genç.

Hayatın güzelliklerini yaşayamayan çocuk, çatılmış kaşlar, öfkeli bakışlar, gergin yüzlerle karşılaşınca bu onda bir travma oluşturuyor. Birikiyor. İnsan, insanın aynasıdır. Babalar ve anneler, büyükler ve küçükler birbirlerinin dünyalarından uzaklaştıkça, birbirlerini anlamakta zorlanıyorlar.

İnsan, değerli varlık. O varlığa gelişen olaylarla, gelişmelerle tanımlamalarda bulunuluyor. Bu tanımlamalar, insanları ayrıştırmaya ve uzaklaştırmaya dönük. Bütün suç neredeyse ve deyim yerindeyse bu kahrolası kuşakta. Bu kuşağın babası, büyüğü, hocası, öğretmeni, imamı, yöneticisi olduğunu unutuyor. Hani bir deyimimiz var. İnsan sorumluluk üstlenmeyince yükü, yani semeri başkasına aktarıyor. Sorumluluktan kaçıyor ve rahatlıyor. Ya da bir oluş ve hareket var ise onun içinde olumlu olarak yer almaktan ve destek olmaktan da kaçınıyor.

Hızlı bir dönem, her şey hızlı yaşanıyor. Şu son yüzyılın çeyreğinde değişenler o kadar çok hızlı ki, yetişilemiyor. Baş döndürücü.

Çocuklarla birlikte bu hayata alışmaya ve anlamaya çalışmanın zorlukları elbette var. Çocuk henüz sorumluluk alanında değil. Büyükler ise bu alanın içinde.

İnsan en çok değer bulduğu yer ve ortamda rahatlar, kendini bulur. Bu, büyük ya da küçük olmayı gerektirmez.

Erkek egemenliği, baskısı işin bir başka boyutu. Aslında o da bir kaçışı yaşıyor. Sorumluluktan kaçarak ve sorumluluğu başkalarına yükleyerek ya da suçlayarak. Çocukları suçladıkları gibi. Sanki bu çocukları kendilerine ait değilmiş gibi, sanki başka dünyalardan yeryüzüne fırlatılmış varlıklar gibi.

Bitmez tükenmez tüketen bir yapının içinde asıl şaşkınlığın hiçinde olanlar da onlar. Hem uyum sağlayamıyorlar hem kaçıyorlar hem de suçluyorlar.

Büyük kentlerin bulvarlarında insan sel gibi akıyor. O selin önünde durmanın zorluğu ortada. Asıl önemli olan, onlarla birlikte onların içinde yeni bir hareketin öncüsü olabilmede. Gönül ve aşk dilinin güzelliklerini yaşama ve yaşatmada.