Hayatımızda kayda değer şeyler listesinde en başa yazdığımız şeyler, aldıklarımız mı yoksa verdiklerimiz mi? Bugün sürekli aldıklarımıza, sahip olduklarımıza göre değer biçildiği için; kim daha çok toplamışsa, sahip olmuşsa onu daha pahalı buluyoruz, değerli değil. Paha nicelik belirtiyor oysa. Nicelikleri ölçmekten yaşamaya zaman bulamıyoruz. Hiçbir şeye yetişemiyor, hiçbir şeyden tat almıyoruz. Ne var ki ölçmeye kalktığımız her şey eksiliyor. Biriktirdikçe, çoğalttıkça aslında azaltıp, kaybediyoruz. Üzüntümüz, huzursuzluğumuz bundan. Her şeyi tek elde, tek cepte toplayarak mutlu olacağımıza dair kodlandığımız zamanlardan beri hiçbir şey bizi kesmiyor. Hiçbir zaman tamamlanmışlık hissini yaşamıyoruz. Daha çok hırslanıp daha çok isteyip ama daha çok kaybederek büyük bir huzursuzlukla dünyayı parmaklarımızın arasında bir stres çarkına dönüştürüyoruz.
Konuşurken çoklukla kullanılan kalıplardan biridir, ‘al gülüm ver gülüm’ kalıbı. Yani karşılıklı. Karşısına koyacağın bir şeyin yoksa “gül”ü alamıyorsun. Ya da kazanamıyorsun. Bazen de kazancı pekiştirmek için vermek bir yöntem olarak kullanılır. Bunu da kaz ve tavuk misaline bağlayabilir, kolayca anlaşabiliriz. Ya da bir şey içine sinmiyorsa, bir şey sızılıyorsa uyarılar devreye girer ve “kazın ayağı” zihnin bir köşesinden aşağı sarkıtılıverir. Varlık ne iledir? Ne ile dolduruyoruz? Yaşam alanı olarak sahip olduğumuz yer neresi? Nerede hayatı anlamlandırıyoruz? Mekânımız neresi? Gerçekten sahip olduğumuzu düşündüğümüz şeylerin sahibi miyiz? Bir beyaz kâğıdı ne ile dolduruyoruz? Şu kelimeler, rakamlar ve diğer sembollerle neyin alanını oluşturuyoruz. Hangi çerçeve ve alanın içinde yaşıyoruz, gerçekten bir alana sahip miyiz? Elimizdeki senetler, adlar, hektarlar, kileler, kilolar, ambarlar, ekranlar birer sahiplik alamet mi? O zaman bir çark neyi döndürür ki? Neyi izale eder, ney fayda sağlar? Bu anlamsız yoksunlukları yukardan aşağıya, sağdan sola yazsan elinde ne kalır?
Bize sürekli çizilen çerçeveler ile çevreleniyoruz ki, sevgiden bahsetmesini seviyor ancak gerçekten sevmiyoruz. Acıdan bahsedip, acı çekmiyoruz. Hüzünden bahsedip için için göçmüyoruz. Efkâr pozu takınıyor ancak efkârlanmıyoruz. Kalpten bahsedip, kalıplara sıkıştırıyoruz. İnancı dile dolayıp, sakız gibi döndürüp ancak inanmıyoruz çünkü konuşmak iyi hissettiriyor ve fakat yaşamak bedel istiyor, emek istiyor. Onun için de konuşanı çok yaşayanı az bir zamandan geçiyoruz. Sadece gelişlere ve gidişlere odaklanıyoruz oysa gelişleri de gidişleri de kıymetlendiren arada yaşanan, yaşatılan ve alıp, verilenler şekillendiriyor. Sadece avuçlarımızda tuttuğumuz boşluk mu doluluk mu? Sağ elimiz ile sol elimizin ne kotardığı da önümüze konacak. İşte sadece bu noktada bile insan durduğunda “realite” denen makyajın ne kadar döküntü bir şey olduğunu görebilecek lakin o kadar körlük oluşturacak şey var ki insan gözlerini kaybediyor, yani göynünü…
Sevmek, insanın en büyük cilası… Sevdikçe parlıyor, sevdikçe zenginleşiyor. Sevmek, emek işidir. Sevgideki kazancı hesaplayacak makine daha icat olmadı. Sevgi, niteliktir. Verdikçe berraklaştırır. Umdukça karartır. İnsan, sevilmeyi bekleye bekleye kararıp gider de haberi bile olmaz. Onun için verdikçe zenginleşen, genişleyen insanın göynünün gözü açıktır. Eylemi derinlikli, düşüncesi berrak ve inancı şifalıdır. Şefkat ve adalet üretir. Merhamet ile besler. Bütün kalıpları, klişeleri sevda ile aşar insan. Yürüdükçe hüznü, merhameti, onda vakar olarak tebarüz eder. Gözü de göynü de nemlidir. Onun için dili tatlı, tebessümü meltem gibidir. Varlığı dolduracak kanaat hazinesinin anahtardır. Bütün bu gündem kalabalığının, kuşatılmışlığın içinden çıkaracak pusuladır gönül. Onun için ulu ozanlar gönlü dağ gibi yüce bir yere koyarlarken onu kırmayı da en büyük yoksunluğun kaynağı saymışlar. Onun için gönül yapmak, gönlü olmak varlık alametidir. Yanmak ve bu yalan dünyaya aldanmadan yaşamaktır. Hoşça bakın zatınıza…
TAŞ GEMİ
Not: Orhan Taşkır, Ahmet Kaya’dan, ‘Ağlama bebek’ şarkısını dinleyelim der, biz de dinleriz. Ahmet Kaya söylüyor, “Umut sende yarın sende.” Beneklerin o saf ve bozulmamış fıtratını bizlere hatırlatıyor. Ve içimizden diyoruz ki, “saflık kaybolmasın” çünkü dışımızın karası ruhumuzu karartıyor. Yarın, bugünden geçer, unutmuyoruz...
Not: Bilal Fatih Çalışkan’ın kısa filmi “Bir İsmail Bir Yakup” Genç Öncüler film yarışmasında “mansiyon ödülü” almış. Hayırlı olsun.
“İster isen bulasın cânânı sen
Gayre bakma, sen de iste sen de bul” (Niyazi Mısri)
Bize Kadar:
1- Nizamü’l-Mülk der ki: “Bu cihan iyi olanların iyi, kötü olanların kötü anıldığı bir garip şahlar defteridir.”
2- Nurettin Topçu da şöyle özetler meseleyi: “Bin nedametle nihayet anladık ki dünyada belki her şeyi bulmak kolay, kendini bulmak zormuş.”
3- Mevlana da insanı tanımaya yönelik güzel bir tespitte bulunur ve : “İnsanın bilgisine, hünerine bakma; ahdinde duruyor mu, vefâsı var mı?” Ona bak der.
4- Bu hafta MGV Yayınlarından Mahmut Toptaş Hoca’nın “Köleliğin Alfabesi” kitabını okuyalım derim.
5- Emre Kayış’ın “Çevirmen/The Translator” isimli kısa filmi izlenir. Bazen her şeyi 20 dakika gibi kısa bir sürede anlatabilir insan.
TEKKE
“Hayal, ipleri elden kaçırmaktır. Oysa öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, o ipin ucu sizin elinizden bir kaçtı mı hemen bir başkasının eline geçiveriyor. Ondan sonra siz hayal ediyorsunuz ama bir başkası yaşıyor.” (İsmet Özel’den tadımlık)
Bir Lahza:
“Öldürme yetkisine sahip olup da öldürmüyorsan güçlüsündür.” (Schindler’s List / Steven Spielberg, 1993)
DAĞARCIK
“İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor. Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getirdiği için. Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin değerini bilmediği için. Ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.” (W. Shakespeare’ den tadımlık)