Korku insanın belki de en eski daha doğrusu eskimeyen

duygusu. Binlerce yıldır o kadar çok şeyden korktu ki insanlar artık neden,

niçin korktuğunu bile araştırmaz, merak etmez oldular.

Cesaretin örnek olduğu, kahramanlık destanlarının

nesilden nesle aktarıldığı toplumumuzda korkuyu o kadar içselleştirdik ki artık

korkusuz, cesur kelimelerini cümle içinde kullanamaz olduk.

Korkar insan, içi ürperir; yiğitçe ortaya atılıp tek

başına savaş kazanabilecek olan bir kimse şimdi korku imparatorluğu üzerine

bina edilmiş virane bir yapıda yapayalnız, bir başına yaşamaya mahkûm olmuştur.

Yiğitlik, cesur olabilmek hep ideal olurken gerçek

hayatta bu duyguyu ancak başkalarının anlatımlarını imrenerek dinlemek

suretiyle öğreniyorsa insan, bir yerlerde bir şeyler eksik demektir.

Öylece kalakalmak, yutkunmak, kelimelerin boğazında

düğümlenmesi meramı ifadeden geri bıraksa da bazen sessiz çığlıklarını duymak

gerekir insanların.

Korku yaygınlaşınca insan sevmekten, sevilmekten bile

korkar olur. Zira sağlıklı duygu dünyası bırakmaz insanda korku denen illet.

Dengesini bozar, kendisinden beklenmeyen tepkiler verdirir kişiye. Korku o

kadar içine siner ki insanın zamanla gölgesinden bile korkar hale gelir.

Bazılarının korku salmak işlerine gelir. İnsanların

korkudan gözlerinin açılması, tüylerinin ürpermesini garip bir hisle, zevk

alarak izlerler. Etrafına korku salanlar toplumlardan hep zorla saygı

görmüşlerdir. O yüzden korkmak kadar korkutmak da çok önemlidir. Bu yüzden

geçmişinde korku olanların gücü eline geçirdiklerinde korkutarak hüküm

sürmeleri gayet doğaldır.

Korku yerli yerinde hissedilirse iyiliğe de sevk eder

insanı. Hata yapmak ve karşılığında tarifi imkânsız bir imtihanla cezalandırmak

duygusu insanı yasak fiilleri işlemeye de engel teşkil eder. İlim sahibi

oldukça insan korkunun şekli de tarifi de değişmeye başlar. Anlamsız olan korku

öğrendikçe ve kendini bildikçe anlam kazanmaya ve hak edenden korkulması

gerektiğine götürür insanı.

En tehlikeli korku ise doğruya karşı öfkeyle karışık

hissedilen korkudur. Kendisinin yanlış yaptığını bilir de doğru karşısında güneş

görmüş yarasaya dönmek istemeyen insan; doğruyu söyleyene kinle karışık bir

korku ile hezeyan gösterir. Ben de biliyorum anlattıklarının hepsi doğru ama

Dendiğinde anlayın ki buradaki ama ile korkunun asıl nedeni gizlenmek

istenmektedir. Çünkü sevilen bir şeyin yanlış da olsa sevilmesi insanın

doğasında vardır. Daha doğrusu sevdiğiniz bir şeye toz kondurmazsınız. Hele ki

bu bir insansa onun yanlış işler yaptığını asla kabullenmek istemez insan.

Gözleriyle görse, mantığı yanlış yaptığını söylese de yok kesin benim

bilmediğim bir şey var bu işin içinde. Ya da vardır bir hikmeti diye düşünür

ve sürekli kendisini uyaran vicdanını da böylece susturmuş olur.

Allah kimseyi yanlışı savunacak kadar cahil, doğruyu

inkâr edecek kadar da nankör yapmasın. Korktuklarımızdan emin, umduklarımıza

nail eylesin aminlerce amin

 Minik bir tebessüm

Odunların gözünü korkutmak

Nasreddin Hoca yemeği ısıtmak için ocağı yakmak istemiş.

Çıra, çalı-çırpı kullanmışsa da odunlar bir türlü tutuşmamış. Tutuşsun diye

üfleyince küller uçuşarak üstünü başını berbat etmiş.

Hoca elbiseleri daha fazla tozlanmasın, küllenmesin diye

odasına gitmiş, üzerine karısının feracesini giymiş, başına hanımının

başörtüsünü takmış gelmiş. O sırada kızışan odunlar bir üfleyişte yanmağa

başlayınca;

- Anlaşıldı!.. anlaşıldı!.. demiş Hoca, bizim kadın

odunların bile gözünü korkutmuş.

 İlgilisine notlar:

İlacı olmayan bir hastalıktır özlem. Öyle ki içtiğin

çaya bakınca bile gelir aklına

Bazen gitmek ister insan, kimsenin olmadığı bir yere...

Ama yollar bile yük olur.

Bazen başka sevgilere kaçmak istiyor insan; hiç

ağlamadığı hiç ağlatmadığı yüreklere!..

Zulüm ebedi olamaz kötülük mutlaka hüsrana

uğrayacaktır * Prof. Dr. Necmettin Erbakan