Türkiye gibi üçüncü dünya ülkelerinde, siyaseti belirleyen
ve yönlendiren güçlerin beslendikleri farklı kaynaklar vardır. Bunların en
başında gerilim stratejisi gelir. Sürekli gerilim üretme, ötekileştirme,
cepheleştirme ve kitlelerin zihinlerine yerleştirilen algılar dolayısıyla,
sosyal olarak hiçbir zaman normalleşme sürecini yaşamak mümkün olmaz. Kurumlar
arası çatışma, kurumların siyasetle didişmesi, kurumların kendi arzuladıkları
bir dünya görüşü çerçevesinde toplumu dizayn etme merakı, siyaset baronlarının
yönlendirdiği algılar ve politikalar sebebiyle, insanlarımız müthiş bir idrak
sorunu ile karşı karşıya bırakılmışlardır. Hatırlarsanız, geçtiğimiz dönemlerde
toplumu kendi arzuladığı biçime sokabilmek için militarist irade, her fırsatta
ağırlığını hissettirir, verdiği ültimatomlarla, deklarasyonlarla, muhtıra
niteliğindeki açıklamalarla siyaseti hizaya getirmeye çalışırdı. Bunun en
çarpıcı örneğini 28 Şubat döneminde yaşadık. Toplumun geniş kesimleri,
siyasetçiler, işadamları, bürokratlar militarist iradenin kapıkulu olabilmek
için sıraya girdiler. Bugünlerde esamisi bile okunmayan eski bir başbakan,
Siyasi hayatıma mal olsa bile ben deklarasyonları yerine getireceğim
şeklinde, sivil iradenin militarist iradeye yanaşmasının en çarpıcı örneklerini
verdi. Yargı, medya bu dönemde militarist iradenin buyruklarına ram olabilmek
için binbir türlü takla atmayı içine sindirebildi.
Normalleşme Normalleşme Türkiye, bir türlü
normalleşmeyi başaramadı Zira sivil siyaset ile kurumlar arasındaki çatışma,
sivil siyasetin kendisine ürettiği düşman, sivil siyasetin kendi içindeki
çatışmaları bir türlü normalleşme eğilimine girmemizi sağlayamadı.
Bundan aylar önce HSYK ile ilgili tartışmalar
gündemimizdeydi Ardından paralel yapı diye kendilerince uydurdukları bir
düşman algısı ortaya atıldı Bugünlerde ise Anayasa Mahkemesi nin kararlarının
üzerinden bir gerilim stratejisi devam edip gidiyor.
Türkiye de siyaseti dizayn eden güçlerin, işlerin
normalleşmesiyle ilgili bir çaba içine gireceğini zannetmiyoruz. Bizim canımızı
sıkan en büyük unsurlardan birisi, kamuoyunu doğruya, güzele, hakkaniyete
yönlendirmesi için bir yayın politikası oluşturmak zorunda olan medyanın
kendisine bu süreçte biçtiği rol. Siyaset gerilimi yükseltiyor Medya da, bu
gerilimi daha da tırmandırmak, yükseltmek, en üst perdeye taşıyabilmek için sürekli
olayları kaşıyor. Aslında yaşadığımız bu gerilimli ortamla ilgili,
normalleşmeyi sağlayacak nitelikte medya kanalında adımlar atılmış olsa,
siyasetin gerilim stratejisi alkışlanmamış olsa, her şey yoluna girecek gibi.
Medyanın kendisine biçtiği rol, girdiği kılık, topluma
vermek istediği mesajların bir otokontrol mekanizmasından geçirilmesi, toplumun
gazının alınması yönünde atılacak en büyük adım olacak aslında.
Her zaman anlattığım çarpıcı bir anekdot vardır:
İskandinav ülkelerinde yaşayan bir Türk, bir gün pılını pırtısını alarak
Türkiye ye dönüş yapmış. Sormuşlar kendisine, Neden böyle güzel bir hayatı
bırakıp geriye döndün .. Stresi özledim demiş Her şeyim iyiydi, güzeldi,
yerindeydi, ama hayat çok sıkıcıydı Türkiye de ise öyle mi Her gün yeni bir
tartışma, yeni bir stres, yeni bir heyecan.
Acaba bizim de toplumsal stresi özleyeceğimiz günler
gelecek mi
Siyaset, medya, bürokratik kurumlar bu zihniyet
değişimini gerçekleştirmeden, bu beklentimiz biraz zor görünüyor.