Önünde motorsuz aracını itekleyerek telaşla kaçmakta olan, bohçasını, çantasını, heybesini omuzlamış değme atletlere taş çıkartır vaziyette koşan, panikle sağa sola bir şeyler saklamaya uğraşan birilerini görürseniz durup bir müddet seyredin. Sergilenen görsel, bir film sekansından devşirilmiş gibidir. Ya da bir filmin konusunu oluşturan ögelerdeki gerçeklik, tam olarak böyle bir sokak serencamından alınmalıdır. Birkaç saniye sonra denklemi oluşturan diğer bir unsurla karşılaşılır; zabıta… Görüntü belirginleştikçe olay netleşir. Üç beş seyyar satıcı zabıtadan kaçmaktadır. Böyle bir şeyle karşılaşıldığında siz değerli seyircilerin yapabileceği tek eylem durup izlemektir! Can sıkıcı, incitici, alçaltıcı, onur kırıcı, yürek paralayıcı, vicdan sızlatıcı her olayda, her görüntüde olduğu gibi… Hayıflanma, birkaç cümle sarf etme yahut durumun gerektirdiği şekilde bir karşı koyuş olayın seyrini değiştirmeyecektir. Çok çok zabıtanın elle müdahale etmesini faul addedip rakip takım oyuncusu niyetine üstüne yürürsünüz. Olay büyümez, kapatılır.

Kapalı kapılar ardında ekmek bekleyen çoluk çocuğun maişetini sağlayan sermaye, çoğu zaman kediye, şey, bir el arabasına, tek bohçada kaldırılacak üç beş parça eşyaya yüklenmiştir. (Kapalı kapılar demişsek bilcümle kedinin, kuşun, soğuk ve rüzgarın misafirliği için her daim beş parmak aralık durduğu da bilinmelidir. Fakirin gönlü geniştir; her canlıyı ve tabiatın tüm unsurlarını tam göğsünde karşılar.) Üç beş parça eşya elden çıkarılacak, elde edilecek gelir çoluk çocuğun rızkına yatırılacaktır. O rızık, o gelir, o eşya vergi dairesinin gözünden elbette kaçmaz. Üstüne bir de belediye heveslenir. El kadar arabanın, üç beş parça eşyanın kapladığı yer dolayısıyla yapılan eylem işgal adını alır. Hal böyle seyredince insan sokakta, caddede, meydanda; kamuya açık herhangi bir alanda kapladığı yer dolayısıyla neden kendisinden vergi, işgal bedeli vs. alınmadığı hususunda hayrete düşer. Nefes almak ise henüz tahvile dönüşmemiştir.

Zabıta insanı sokakta, caddede, bulvarda, park ve bahçelerde çoğu zaman koloniler halinde yaşar. Yer yer çöküntüye uğramış, yamulmuş, sökülmüş kaldırım taşları üzerinde boy verir. Fiziksel görünümü polis insanının eşofman giydirilmiş haline benzer. Çoğu zaman bıyıklı, güneş gözlüklü ve makul seviyede göbekli bir modelde arzı endam eder. Kasılarak yürüyüşü hafif tedirginlik hissettirse de bir müddet izleyince esasen boş boş dolaştığı, belirli bir amaca yönelik hareket etmediği anlaşılır. Maskülen bir kedi stratejisidir bu. Ansızın bir seyyar satıcıya, bir pilav arabasına, işportacıya denk gelince kulakları dikiliverir. Böyle durumlarda hışmına uğramamak için takip mesafesini korumak gerekebilir. Nitekim sanatını icra etmekte olan bir yabancı sokak müzisyenini dinleyeyim derken, gitar çantasına savrulan tekmeden nasiplenebilirsiniz. Kaza tekmesine kurban gitmek denir buna. Vakidir.

Bazen dükkanlara da teftişe girer zabıta insanı. Başlıktaki replik o maceraya müstenittir; gardaş,bak böyle sen zararlı çıkarsın! Zarar, kar, suç, ceza , sebep nedir hiç öğrenemezsiniz. Ama kullanışlıdır iş bu replik. Bakkal, manav, kasap teftişinin tadına doyum olmaz! Kolay doyulmaz yani. Memduh Ün’ün yönetmenliğini icra ettiği, 1986 yapımı Garip ismiyle bilinen filmde Kemal Sunal, eline bir zabıta kostümü geçirince bakkal teftişinin en güzel örneklerini sergiler. Seyirliktir. Seyyar satıcı – zabıta serüvenleri gibi…

Hiç mi iyi tarafı yoktur bu eş dost hatırına kadroya alınmış eski gençlik kolları üyesi, yeni kaldırım kralı abilerin? İyi taraf barındıranları amirlerin, müdürlerin, başkanların hışmına uğrayıp itina ile nikah memurluğuna, kültür merkezlerine, su işlerine vs. atanır. Çünkü onlar merhametlidirler; mazlumu, mağduru, garibanı gözetmeye kalkmışlardır.

Bakıp, görüp, izleyip “Bu belediyeler milli görüş belediyeleri olmalı ki…” diye hayıflanmak lüzumu hissedersiniz. Hiç yoktan zabıtalar söz dinler, hak hukuk gözetir diye umarsınız. Gözetmezse zaten hiç buralı olmamıştır diye düşünürsünüz. Hakka riayet etmez ise oldurulmaz dersiniz.