Sol, liberal, batıcı gelenekten gelenlerin dayanışması, kendilerinin dışında kimseyi dikkate almayışı kendilerini öne çıkarmaları, gözle görülebilir bir durum. Bu, dikkat ettikleri bir husus. Kendi aralarında, kendi içlerinden birini merkeze alıp üzerinde konuşuyorlar.

Frankfurt Kitap Fuarı nın 60. sında Türkiye Onur Konuğu oldu. Bu, uzun yıllardan beri gelen ilk fırsat. Bundan sonra böyle bir fırsat belki birkaç kuşak sonra olabilir. Kültür Bakanlığı buna önem vererek önemli girişimlerde bulundu. 300 ü aşkın yazar ve basın mensubunu Frankfurt a götürerek önemli bir çıkarma yaptı. Bu büyük kültür olayında hiç fedakârlıktan kaçınılmadığı, Devletin üst düzeyde temsil edildiği bir organizasyon oldu. Cumhurbaşkanı Sayın Gül, Kültür Bakanı Sayın Günay, Kültür Bakanlığı Genel Müdürü Sayın Arı ve alt birimleri, yayın evleri, yazarlar, basın mensupları, 200 kişilik senfoni orkestrası, Kudsi Ergüner ekibi, bakanlık görevlileri ve Almanya daki kültür ataşeliğinin görevlendirdiği Almanya da yetişen Türkçe konuşan gençler. Bu, oldukça kalabalık bir topluluk. İTO geniş bir kadro ile, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A. Ş., Merkez Bankası, Kaynak Yayınları ve Doğan Holding gibi kendileri ayrıca katıldılar. Sinema gösterimleri, Ebru ve diğer sanatları temsil edenler de katılanlar arasında. TEDA, TDK, TTK gibi kurumların da dolaylı ve doğrudan katılanlarıyla oldukça geniş bir katılım gerçekleşti. 150 kişiye yakın basın mensubu önceden götürüldü ve dört günlüğüne ağırlandı. Yazarlar programlarına göre peyderpey getirildiler. Biz ayrıldığımız gün yazarlar gelip gitmeye devam ediyordu. Yazarlar genelde bir ya da iki gün gelirken, edebiyat dergilerinin editörleri, gazetelerin kültür sanat sayfa yöneticileri, ya da temsilcileri, basın mensupları ise dört gün kaldılar. Biz de bu gruptan olduğumuz için bu kadar zaman kalabildik.

İTO ise ayrı bir yazarlar grubu getirmiş onları ayrı bir otelde ağırlıyordu. Kültür Bakanlığı nın davetlileri Intercontinental Otel de kaldılar. Programların yürütülmesi bu merkezden yapıldı. Cumhurbaşkanı ve Kültür Bakanı da bu otelde ikamet ettiler.

Büyük bir organizasyon olduğundan zaman zaman aksamalar oldu. İTO kendi konukları az olduğu için daha disiplinli karşıladı ve yerleştirdi. Fuar ile otel arasındaki gidiş gelişleri genellikle bakanlık organizasyonu yürüttü.

*

Fuar ile ilgili gözlemlerimizi birkaç boyutta değerlendiriyoruz.

Batıcı düşünce ağırlığını hissettirdi 

Yazarlar düzlemi: Kitap fuarlarının ana unsurunu edebiyatçılar oluşturuyor. Oluşturmalıdır. Bu fuarda Türkiye yayınevleri açısından iki boyut dikkatimizi çekti. Sol gelenekten gelen bugün artık solu kalmamış, liberal kesime dahil olanların bir ağırlık oluşturması gözlerden kaçmadı. Bir yanıyla Türk Edebiyatının, Türkçe yazan yazarların bir araya gelmesi gibi görünebilir. Ne ki, siz bunu bütüncül düşünebilirsiniz. Ama sizin dışınızda gelişenler, nesnellik ötesi bir durum gösteriyor ya da oluşturuyor.

Yayınevleri de ağrılık merkezlerini edebiyatçılar üzerine kurmuş bulunuyor. Fuar boyunca yapılan etkinliklerde onlar ön plandaydı. Fuara damgasını vuran da onlardı. Kültür Bakanlığının "Muhafazakâr demokrat" bir simge ile orada olması bu sonucu değiştirmedi. Kimi yayıncılar kendi yazarlarını öne çıkardılar. Bunları irdeleyeceğiz.

Batıcı düşünceyi temsil edenlerin ağırlığı her yönüyle kendisini iyice hissettirdi.

Nedenine gelince: Sol, liberal, batıcı gelenekten gelenlerin dayanışması, kendilerinin dışında kimseyi dikkate almayışı kendilerini öne çıkarmaları, gözle görülebilir bir durum. Bu, dikkat ettikleri bir husus. Kendi aralarında, kendi içlerinden birini merkeze alıp üzerinde konuşuyorlar. Örneklerini vereceğim.

Bir akşam fuar dönüşü otobüse bindim. İkinci sıra boştu, yalnızdım. Önümde Nedim Gürsel, Mustafa Şerif Onaran, Gültekin Emre oturuyorlar. Onlar beni tanımıyor, yanıma biri gelip oturdu, ismen de bilmiyorum. Aralarında sohbet ediyorlar. Nâzım dan sonra Türk şiirinin büyüğü kimdir Bu, biraz ironik, biraz gırgır şamata ile gidiyor. Biraz mizanse ederek bazı durumları dile getiriyorlar. Bunlardan biri Sermet Sami Uysal ile Hilmi Yavuz un aynı apartmanda oturduklarını, Hilmi Yavuz un önce son yüzyılın, daha sonra ise Türk şiirinin en büyüğü olduğunu anlatıp gülüşüyorlar. Özdemir İnce de Nâzım dan sonra en büyük şair olduğunu söylüyor. Nedim Gürsel: "Bunlar kendilerini Nazım dan büyük mü görüyorlar " gibi bir hayıfla düşüncesini dile getirdi. Onlara göre Türk şiirinin en büyüğü Nâzım dır. Diğer şairlerin hiç biri gündemlerinde bile olmamalıdır.

Az sonra Ebubekir Eroğlu geldi, selamlaştılar, konuştular. Arkaya doğru giderken yanımda oturan öne doğru eğildi sordu: "Bu, Cahit Zarifoğlu mudur "  Ben: "Ebubekir Eroğlu" deyince mahcup oldu. Cahit Beyin yıllar önce öldüğünü söyledim.

Bu düzlemden bakınca bir başka durum çıkıyor ortaya. Bizim önemli yazarlarımız var. Fakat bu yazarlarımızın bir yayınevi yok. Bir yayınevi de bir yazarını sahiplenmiyor.

Sağ, sağcı, cemaat, İslâmi düşünceden gelen yayınevlerinin bir açmazı bu düzlemde iyice belirginleşti. Kimi yayınevlerinin popüler kültüre dayanan yazarları burada sakil kaldı. Ya da hiç olmadı. Yayınevlerinin sakilliği de bundan. Yayınevlerimizin çoğu, kendilerinden olan bir yazarı öne çıkarmayı bile bilmiyorlar. Rasim Özdenören İz yayınlarının bir yazarı. Toplu eserleri orada çıkıyor. Bu yayınevinin önemli bir imkânı bu. Bu önemli yazarını sunuşunda bir sorun var. Solun, batıcıların en kıytırık bir yazarının eseri Almanca ya çevrilmiş, orada sunumu yapılıyor, öne çıkarılıyor. Bir Rasim Özdenören, orada bir başına ve yalnız kalıyor. Kendi kitabının bir yabancı dile çevrilmesi çabası ve telâşı da onun zihnini meşgul ediyor.

Cemaat yayınevlerinin Batı Edebiyat dünyasına sunacak hiç mi bir yazarı yok. Bu kadar şair, öykü, roman, deneme ve eleştiri yazarı olmasına karşın orada bir tek yazar dahi sunulamıyor. Yayıncılık salt para kazanma olayı değil. Bir de kendilerini prestije edecek bir sunumu olmalı.

Karşı tarafın Orhan Pamuk, Nedim Gürsel, Yaşar Kemal ve daha bir çok yazar etrafında dönen bir dünyası var. Hâlâ hayatta ve önemli kimi yazar ve şairlerimiz yalnız başınadırlar. Bize gelince; Rasim Özdenören, Ebubekir Eroğlu, Kâmil Eşfak Berki, İhsan Deniz, Necat Çavuş, Hüseyin Atlansoy, Arif Ay, İsmail Kıllıoğlu, Osman Sarı, Turan Koç, Turan Korkmaz, Yılmaz Taşçıoğlu, Âlim Kahraman, Hüseyin Su, Hasan Aycın, Cemal Şakar, Kadir Tanır, İbrahim Tenekeci, Mustafa Kutlu, Nazan Bekiroğlu, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu , önceki kuşak sonraki kuşak Buna onlarca isim ekleyebiliriz. Yayınevleri yayın dünyalarını bunların etrafında kurmuyor. Genç arkadaşlar kitaplarıyla ortada kalıyorlar.

Rasim Özdenören, Ebubekir Eroğlu, Ali Karaçalı, Necip Evlice, Cihan Aktaş, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Yusuf Kaplan, Nazan Bekiroğlu ise zaman zaman biraraya geldiklerimiz. Aslında çok güçlü bir geleceğe sahibiz bu bakımdan.

Karşı taraftan da kimi yazarlarla bir araya geldik. Bunların başında en çok sohbet ettiğimiz Mustafa Şerif Onaran. Yedi İklim dergisini çok iyi biliyor ve okuyor. Derginin hurufatının küçüklüğünden yakındı. Biraz daha büyütemez miyiz diye sordu. Kiminle karşılaşsak ve tanışıklık versek biliyor ve tanıyorlar. Kimi memnuniyetini dile getiriyor.

Bizi biz dışlıyoruz!

Fuarda, dikkatimi çeken bir diğer husus da, eğer siz, bir grubun içinde değilseniz, sizi sizin insanlarınız dışlıyor. Solun dışlamasından daha vahim bir durum. İLESAM, Yazarlar Birliği üyesi değilseniz sizin o dünyada da bir yeriniz yok. Adınız listelere bile girmez. Bir öykü yazarı olan bir İsmail Kıllıoğlu na, bir Ali Haydar Haksal a, bir Kâmil Eşfak Berki ye, bir Âlim Kahraman a orada yer olmaz. Bunun da örnekleri çoğaltılabilir. Bakanlık bizi Yedi İklim dergisi olarak davet etmiş. Fuar komitesinde yer alanlar bizleri yazar olarak bile kabul etmiyorlar anlaşılan.

Türk Edebiyatının önemli yazarlarının posterleriyle birlikte, İngilizceye çevrilmiş olan kısa biyografik bilgiyle olan sergide de sizin yeriniz olmaz. Küçük İskender, Murat Yalçın ya da bir tek kitabı bulunan bir yazar orada bulunur, ama Akif İnan, Erdem Bayazıt, Osman Sarı, İsmail Kıllıoğlu orada kendine yer bulamaz. Küçük İskender yer alır, Necat Çavuş a orada yer yoktur. Arif Ay da yoktur.

Tabii bu oluşumda ve etkinlikte hazırlanan Türk Edebiyatı ile ilgili kitapta Nâzım Hikmet tam yedi sayfa [Tam 7 sayfa] yer bulurken Necip Fazıl, Ahmet Muhip Dranas, Asaf Halet Çelebi birer sayfa bile yer bulamıyorlar. Cahit Sıtkı ile Orhan Veli dörder sayfa yer bulabiliyorlar. Attila İlhan beş sayfa, Cemal Süreya üç sayfa, Sezai Karakoç sadece dört dize ile yer alıyor. Tabii bunun örneklerini de çoğaltmak olası.

Bu iki grup arasında farklar ciddi bir zihni ayrışma da getiriyor. Aynı sofraya oturulamıyor. Siz otursanız kendileri rahatsız olacak. Gönül rahatlığıyla içkilerini içemeyecekler. Siz oturamıyorsunuz, kokusundan bile rahatsız oluyorsunuz. Birlikte fuara gidiş ve gelişlerde bile ağızlardan gelen içki kokuları sizi tedirgin ediyor. Bu, önemli bir ayrışma nedeni oluyor. Onların içki konusundaki mücadelelerini bile bu düzlemde anlayabiliyoruz. Sohbet ortamları da alabildiğine farklı. Mustafa Şerif Onaran şunu ifade etti. "Biz birbirimizi yeterince tanımıyoruz. Birbirimizi tanımalıyız" Elhak doğrudur. Gene de bir ortak dilimiz var, olmalıdır.

Oturumların birçoğunu dinledim. Fuarı, Türkiye stantlarının tamamını dolaştım. Oturdum konuştum. Hürriyet ve Doğan grubu başlı başına bir imparatorluk, bir cumhuriyet gibi davranıyor. Kendisini herkesin üzerinde görüyor. Kaynak yayınları kendi imkanıyla orada.

Orhan Pamuk la tuhaf duygular

Orhan Pamuk: Açılış konuşmasında kendisini dinlerken tuhaf duygular yaşadım. Yüz ifadelerini, konuşmasını dikkatle izledim ve dinledim. Orhan Pamuk bana Tanzimat dönemi azınlıklarından birinin psikolojisini anımsattı. Konuşma dili tam bir lümpen, bir yabancı gibi. Türkçesi kırık, sesleri çıkarken r sesi farklı bir tonda çıkıyor. Sanki Türkçeyi sonradan öğrenmiş gibi. Ses tonunda da benzer bir sorun var. Hiçbir zaman bende heyecan uyandırmayan bu adam orada batıya sığınmış birinin psikolojisini yansıttı. Batıya ülkesini şikâyet eden bir yabancı görünümünde. Tek başına, Türkiye yi de iplemeyen, tepeden bakan bir yabancı.

Cumhurbaşkanının konuşması da onun etkisinde ve gölgesinde kaldı. Zor duruma düştü. Türkiye nin en üst makamında ve Cumhurbaşkanı olan birinin yüz ifadesi. 301. madde konusunda bir şey söyleyememe gibi bir durum. Doğrusu böyle bir durum yadırgattı, çok da konuşuldu. Konuşmanın içeriği de öyle. Bir büyük medeniyetin ve düşünce geleneğinin temsilcisi değil de 80 yılın içine sıkıştırılan bir ülkenin Cumhurbaşkanı. Sanki onun da üzerinde güçler var duygusu oluştu.

Cumhurbaşkanı yayınevlerinden sadece Doğan grubunu ziyaret ediyor. Arkadaşların gözlemi, Ertuğrul Özkök bir Cumhurbaşkanı geliyor havasında değil. Meydan okur bir tavır içinde, ya da sıradan biri geliyormuş havasında.

Alman Dışişleri Bakanı çok rahat, Türkiye nin köklü bir birikiminin olduğunu, Arap, Acem, Osmanlı bileşiminden gelen bir büyük uygarlıktan söz etti. Müslümanların gücünü görmek istediğini ihsas ettirdi.

Kudsi Ergüner den çarpıcı konser

Yunus Emre oratoryosu bizim bakış açımızla önemli. Bu Türkiye sınırları içinde belki daha anlamlı. Oratoryo dan çok anlamam. Konser dönüşü anlayanların kimi yerlerde başarısız olunduğunu, yer yer çok başarılı olduğunu anlatıyorlardı birbirlerine. Gene de iyi bir konserdi. Ben de haz aldım.

Kudsi Erginer topluluğunun sunduğu Goethe nin gazellerindeki konser çok çarpıcı, etkileyici idi. Bizim klâsik müziğin enstrümanlarından oluşan konser büyüleyiciydi. Önümde oturan iki orta yaşlı Alman bayanın kendilerinden nasıl geçtiklerini gördüm. Ben, kulağım konserde iken, gözüm onların her hareketinin üzerinde idi. Onları daha yakından görmek için gözlüklerini çıkarıyor, ters çevirerek yakınlaştırıyor bir dürbün görevi yüklüyordu. İki bayan birbirinin kulaklarına bir şeyler fısıldıyor, parçalar bittiğinde heyecan ile alkışlıyorlardı.

*

Alman yayınevlerinin standlarını sıkı dolaştım. Teknolojinin imkânlarıyla çok başarılı bir yayın gördüm. Estetik bakımdan mükemmel, eser kalitesi çok yüksekti. Bizim yayınlara baktığımda yanlarında bir gecekondu gibi duruyordu.

*

Kültür Bakanlığının kendi standı oldukça nitelikli ve güzel eserler vardı. Büyük Doğu yayınları başlı başına bir büyük edebiyatçının eserlerinin toplamından oluşan yayın topluluğu. Diriliş yayınları toplamını gözlerimiz çok aradı. Üstat Sezai Karakoç üzerine olan oturuma Arif Ay, İbrahim Çelik ile Cahit Koytak katılacaklardı. Oturuma beş dakika kala Cahit Koytak var, o da ne yapacağını bilmiyor. "Ben Üstad ile ilgili şiirimi çıkıp okuyacağım." Seni yalnız bırakmayayım dedim. Hiçbir hazırlığım olmadığı halde onu yalnız bırakmadım. Oldukça hoş oldu. Şiiri, sanatı, düşüncesi, öyküsü, denemesi, Türk edebiyatındaki yerini anlattım. Bir etkinliğim olmamasına rağmen Üstad ile ilgili sorumluluğumu yerine getirmenin hazzını yaşadım.

*

Rasim Özdenören ile İsmail Kara modernleşen Türkiye üzerine konuşacaklar. Rasim Özdenören modernleşmenin sıkıntıları üzerine hazırlık yapmış. İsmail Kara gelmeyince tek başına kaldı. Önce hazırladığı metni okudu, arada yorumlarda bulundu. Dinleyiciler arasında Almanlar ve başka yabancılar da vardı. Ben, Ebubekir Eroğlu, Ali Karaçalı, Necip Evlice, Rüştü Asyalı, Mustafa Şerif Onaran vardık. Konuşması kimilerini rahatsız etti. O Mustafa Kemal derken biri arkada bağırdı "Atatürk" dedi. Rasim Bey de tamamladı evet Atatürk dedi. Batıda laiklik konusunu çok iyi anlattı. Devlet ile Kilise otoritesinin ayrışmasının sürecini çok iyi verdi. Bizde laikliğin neden olamayacağının üzerinde durdu. Bu kimilerini rahatsız etti. Fakat o, ustaca, gerilim oluşturmadan izah etti. Zaman yetmedi. Soru üzerine soru geldi. Sonuçta hem konuşma nefis oldu, hem kalabalıktı, hem de bir yüz akı olarak sundu. Hepsine yetişmemiz olası olmadı.