Tarih 20 Nisan 1986 pazar.
Milli Gazete’nin birinci sayfasında bir yazı, “Biz ve politika” başlığı altında. Başmakale niyetine okuyabilirsiniz.
“Kendimizi reddetmekte karar kıldık. Hep muhalif olduk kendimize. Kültürümüze, özümüze, siyasetimize. Gerçekleşmesi mümkün olmayan olumsuzlukları dahi, kendimiz için gerçek kıldık. Üstümüze kıldık, başımıza kıldık. Sanki mümkünmüş gibi; olumsuzluklar karanlığında bulmaya çalıştık. Dünümüzde böyleydik, bugünümüzde değişen birşey yok.
Bir dış politika vardır. Çizilişi; kuruluşu kadar eski olan, her gelen iktidara göre değiştiği sanılan fakat aslında hiç değişmeyen bir politikadır bu. Üzüntü ve utancı birlikte yaşatan, kendimizi reddin doğal sonucu olan bir politika. Uzağa gitmeden, bizim olan topraklarla ilgili kararlara bakarsak anlarız bunu. Sadece iki misal: Koşar adım İsrail’i tanıdılar ve Fransız katliamını onayladılar Cezayir’de. Ayrıntıları dış politika yazarlarına bırakırsak, neticenin utancımız olduğunu görürüz. Ve o utançları yaşarız hala, göğsümüzde bir yumruk gibi.
Özür ziyareti yaptık Cezayir’e.. Bir hatadır dedik, utancımızı yıllarca sakladıktan sonra. Kimilerimiz sevindik. Kendimizi redden vazgeçiyoruz sandık. Ama olumsuzluklar içinde olumluluk olmaz ki. Ve olmadığını da gördük. Libya’ya yapılan alçakça saldırıdan sonra. Hükumet bildirisinde gördük. TRT’nin anlatışında gördük ve yine utancımıza dönüyoruz.
Herşey bir kenara; Kıbrıs günlerinden kalan bir şükran borcumuz da fazladan. ‘Müttefikimiz Amerika’ boynumuzdaki yafta.
Muhammed İkbal anlatır, Efendimizi rüyasında gördüğünü. O’na sunabildiği hediye; Trablus’ta şehid olan Türklerin kanıdır, bir şişe içinde.
Biz şimdi unuttuk bütün bunları. Üzüntümüz utanca dönüşür, utancımız unutkanlığa. Rahatlığımz unutkanlığımızla doğru orantılıdır zira. Dış politikamız bu bizim. Çabuk geçsin günler daha çabuk unutalım. Tabii yeni alçaklıklara, alçakça saldırılara kadar.”
Kendimizi anlatmışız,
Devletimizin dış politikasının yol haritasını insanımızın gözleri önüne sermişiz.
“Libya’ya yapılan alçakça saldırıdan sonra.” Diyerek vurgulamışız hükumet bildirisinin hafifliğini ve TRT’nin duyururken daha da hafifsediğini.. Kaddafi bir deli adam, tanımını az mı çalmıştılar kulağımıza?
Muhammed İkbal’i bize unutturanlar, onun rüyasını gençliğimize unutturanlar, kartel medyasıyla el ele vererek biçimlendirdikleri beddua insanlarıyla cidalleşmelerini bugün, destan meraklılarına tatmin aracı kılarken, hiç farkında olmadılar, “o şişe”ye bir Temmuz ayında yeni ve taze kan verildiğinin.
( İtalyanlar Trablusgarp’a hücum ettikleri zaman Hint müslümanları büyük bir miting tertip ederek bu tecavüzü teli’in etmişler ve bize yardım için para toplamışlardır. İkbal, bu mitingte, Ordu dili ile yazdığı şu şiiri okumuştu:
“Dünyanın, insanı mustarip eden hallerinden çok sıkılmış, başka bir aleme göçmüştüm. Melekler beni Hazreti Muhammed’in huzuruna götürdüler. Peygamberimiz sordu:
- Bana o alemden bir hediye getirdin mi?
- Ya Resulallah, dedim. Dünyada huzur ve rahat kalmadı. Arzu ettiğimiz hayat ele geçmiyor. Varlık bahçelerinde binlerce lale ve gül var, fakat hiçbirinde vefa kokusu yok. Buna rağmen huzurunuza hediye olarak bir şişe getiriyorum. Bu şişenin içinde o derece değerli birşey vardır ki, bunu cennette dahi bulmak imkansızdır. Bu şişede ümmetinizin şerefi vardır. Bu şişede Trablus şehitlerinin kanı vardır.”)
Muhammed İkbal’i böyle anlatmıştı Ali Nihat Tarlan, tercümesi “İkbal’den Şiirler”in ön sözünde.
Tarih 7 Kasım 2017 Salı.
Milli Gazete’nin birinci sayfasında bir harita; yamalı bohça misali.
Ortadoğu ateş coğrafyası. Bush’un montunu giyen Özal’ın emekleriyle başladı herşey. Derlerki: Bush’un montunu giyen Sezar, bir Roma’yı yaktı. Özal ise Ortadoğu’yu ve Trablusgarb’a kadar Kuzey Afrika’yı.
Bush’un babası artist Reagan’a dikkat çekmişiz. Libya’ya saldırısından bir hafta önce, “Kaddafi kuduz köpektir” demiş ve bunu da birinci sayfalarında en büyük harflerle duyurmuş gazetelerimiz.
Mahmut Toptaş Hoca’mdan aldım, köpeğin onlar demek olduğunu anlatan Kur’an mealini. O gün o Reagan’a bu cevabı verecek hiç hocamız, alimimiz mi yoktu? Yoksa döviz serbestliğinin bayramını mı yapıyorduk?
“Dileseydik onu bu ayetlerle yükseltirdik. Ancak o yeryüzünde ebedi kalmaya kalktı ve kendi arzularına uydu. O’nun durumu köpeğin durumuna benzer. Üzerine varsan dilini sarkıtıp solur, bırakıversen yine dilini sarkıtıp solur. İşte ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumu bu. Bu yaşanmış olayı onlara anlat. Umulur ki düşünürler.” (A’raf Suresi Ayet 7/179)
Tarih 21 Nisan 1986 Pazartesi.
Milli Gazete’nin birinci sayfasından bir yazı daha; “Hava akımına bir yorum” başlığı altında. Baş makale övgüsünü bu yazı da hak ediyor.
“Deneme raundu bitti. Tepkiler ve tavırlar kontrol ediliyor. Şimdi olayın (yahut alçakça saldırının) (yahut hava akımının) boyutları büyüdüğünde, tepkilerin boyutları ne olacak sorusunun karşısına doğru cevabı yazmaya çalışan ABD’nin (yahut müttefikimiz Amerika’nın) asıl hedefi; terör odağı saydığı Libya’ya ders vermek (kendine göre) değil, kimin nerede, nasıl olduğunu tesbit etmektir. Nazari olarak bildikleri kimin tepkileri hangi boyutta’sını tatbiki olarak sağlama’dır.
Deneme raundunda hedefine ulaştı ABD. Tepki boyutlarını kaydetti bilgisayarlarına. Veriler tamam, program çalışıyor. Dünyanın şu bölgesini, bu bölgesini yahut Ortadoğu’yu mesela, işgal ettiğimizde (yahut hava ve kara akımı düzenlediğimizde) durum ne olur sorusuna bilgisayarları cevap vermeye hazır hale geldi.
Fırsatlar ülkesi Amerika’da, artist (!) likten başkanlığa fırsatını iyi kullanan Reagan’ın doğal hayatının sonlarında, yeni hava akımı (!) fırsatları çıkarmayacağına kim inanıyor ki?
Kaddafi’ye gelince: Alçakça saldırıdan (yahut hava akımından) korunmakta değil de, teşekkür etmek için dost bulmakta zorluk çekti.”
Deneme raundu demişiz, ABD’nin yahut müttefikimiz Amerika’nın Libya’ya tecavüzüne, saldırısına, bombalar yağdırmasına..
Şişteki kebap yanmasın derdindeki TRT’miz “Hava akımı” tanımını kullanıyordu, Özalcılığının gereği olarak..
Muhammed İkbal’in kanlarını cennete götürdüğü şehidlerimizin mezarları üstüne Amerika’nın tonlarca bomba bırakmasını, biz, “Test ediliyoruz” diye anlamıştık. Ve bu anlama, en doğru anlamaydı.
Bir taşla derenin tüm kuşları susturulmuştu.
Tek konuşan, tepkilerin yani daha doğru kelimeyle söylersek tepkisizliklerin kaydedildiği ABD bilgisayarlarıydı.
“İkbal’leri yok, istiklallerini ve ikballerini yoket!”
Bir paragrafı tekrar okumak durumundayız şimdi. Yeni Ortadoğu, Arabistan ve Libya haritasını ve nasıl çizildiğini iyice anlar hale gelmemiz için.. Kimsenin zekasından şüphemiz yok ama, beraber yürüyerek geldik biz bu hallere.
“Deneme raundunda hedefine ulaştı ABD.”
(Diğer müslüman ülkelerin) “tepkilerini kaydetti bilgisayarına”, yahut hafızasına. Özal bey’in Kaddafi’ye ikide bir deli demesini filan.
“Veriler tamam, program çalışıyor.”
“Ortadoğu’yu mesela, işgal ettiğimizde…”
“Durum ne olur..”
Korktuğu olmadı ABD’nin. Bugün hangi haritaya bakıyorsak o oldu!
“Teşekkür etmek için dost bulmakta zorluk çekti” demişiz o gün Kaddafi için .
İşte o Kaddafi’yi, yaşayan en büyük dostu ziyaret etmişti bu ülkenin bir Refah gününde.
CHP’nin önemli insanlarından merhum İbrahim Cevahir, aylar sonra bir tv kanalında o ziyareti, ki kendisi de içinde olduğundan, diplomatik bir zafer, diye anlatmıştı. Hükumetin işadamlarına ve ticari andlaşmalara sahip çıktığını, dürüstlük çizgisinde hakların korunduğunu gururla izah etmişti.
İşte o CHP’li merhum İbrahim Cevahir’in, “Bir zafer, Türkiye’ye nasıl olur da böyle olumsuz yansıtılmış olur?” hayretine, -ki isteyen o tv kanalının stoklarında bulabilir o röportajını,- sebep olan kişinin, hani çadırdan hemen çıkıp, ezberletilenleri gerçekmiş gibi anlatan o kişinin, ne olduğunu, altına hangi makamların uzatıldığını görebilenler, parçalanmış ülke haritalarının olmaması gayretiyle üstüne düşen görevi yapan Milli Gazete’nin (Milli Görüş’ün) kimler tarafından, nasıl engellendiğini de görebilirler.
Unutmamak için hatırlamak gerek!
*
Milli Gazete’deki ilk yazılarımı bugün böyle konu etmem, gündem dolayısıyladır. Geçtiğimiz günlerde Kültür-Sanat yazıları sorumlumuz Bilali Yıldırım’ın, “Ağbi, hesap ettirdim, ben 6 yaşında iken sen gazetemizde başyazı yazmışsın” demesiyle ve bu sohbete de Adnan Öksüz’ün tanık olmasıyla doğrudan alakalı değildir. Böyle biline...
GAZEL OKUYANLAR GAZEL OLUYORLAR
Bir muvafık (iktidardan yana) gazeteci hakkında bir muhalif site, FETÖ ilişkilidir diye haber yapmış.
Savunma durumundaki diyor ki: “Hakkımda herhangi bir soruşturma yoktur. Bu bir iftiradır. Şüpheli olduğum dosyayı numarasıyla ortaya koyarlarsa eğer... koyamazlarsa da onlar mesleği bırakacaklar ya da bir özür işte...”
Özel isimler önemli değil, izlerin karışıklığına bir misal daha olsun istedik.
Hayır, ilgim ve ilişkim yok. Bulunduğum yere kendi emeğimle geldim. Gibi haklılık ve dik duruş gölgesi var mı savunmada? Ne istemişlerse vermiş olabilirim ama... Kokusunun keskinliği burun yakmakta.
Türkçemizde “Kara çalmak” deyimiyle anlatılan, bir özürle mi karşılık bulacaktı? Gerçek değilse her şey..
Güz mevsimine, hazan mevsimine geldik. Muvafık gazetecilerin de yaprak gibi dökülecekleri günlere erdik galiba...
TERCİHLERİ YA UZAK, YA TUZAK(MIŞ)
Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP grup toplantısında ve 41. muhtarlar toplantısında 17-25 Aralık ve Bank Asya konularına değinmiş.
Biz, tv kanallarında özellikle verilen dört cümlesinin üstünde durmak istiyoruz.
“Şimdi bizim taksiratımız yoktu diye ağlıyorsunuz, kusura bakmayın, atı alan Üsküdar’ı geçti. Bunların hepsi biliniyor. Ve bak, akıllı olanlar Türkiye’yi terk etti gitti. Maalesef aklı yetmeyenler burada tuzağa düştü.”
Ağlayanlar varmış!
Bir iktidar, üçüncü, beşinci yahut hangi senesinde, yönettiklerinin bir kısmının ağlıyor olmasını önemsememek noktasına gelir?
“Akıllı olanlar Türkiye’yi terk etti.”
Hangi akıllılıktır bu? Kime göre akıllıdır onlar?
Kaçmaları yani terk etmeleri, yargı önüne çıkaracaklardan daha akıllılıklarını mı ispatlamakta? Kalanlara göre üstünlükleri konu edilmeyeceğine göre, hain olmak sıfatını almak, neden akıllılıktır? Gitmeleri, hesap vermekten kurtulmaları mıdır?
“Maalesef aklı yetmeyenler burada tuzağa düştü.”
Tuzakçıdan kasıt, FETÖ olduğuna göre, aklı yetmeyenleri ona karşı koruyarak, tuzağı bozmak acaba kimin üstüne vazifeydi?
Aklı yetmeyenleri korumak mesela, üretilen hurafelere karşı çıkan ve dinin doğru öğrenilmesini sağlayan bir Diyanet’in maaşlılarıyla yapılamaz mı idi? Oralarda “sacayağı” çeteleşmesine girenler neden kurucu milletvekili, fetva danışmanı gibi makamlarla ödüllendirildiler, yine bir mesela olarak söylersek?
Maksadımız Sayın Cumhurbaşkanı’mızın mücadelesine destek vermektir ama,tv kanallarında girdikleri, konuşma metinlerini ben yazıyorum deme yarışıyla, burda kalan akıllılar şüphesinden kurtulanlardan da haberlidir herkes diyoruz.
SÜRÜKLENMİŞ DE DURULMUŞ
AKP yöneticileri “Biz yerel yönetimlerdeki FETÖ temizliğini seçimlerde yapmıştık” iddiasında olsalar da, gerçeğin öyle olmadığını, istifa ettirilen başkanlar dolayısıyla gösterdiler.
Son yerel seçimlerde AKP’nin mevcut başkanlarının hepsini tekrar aday yapması, bir FETÖ arzusuydu, AKP bu oyuna geldi.
“Belediyelerden nemalanamayan veyahut rant sağlayamayan sülükler, Bizim başkan da gidici, dedikoduları yapıyorlar” diye yazmış savunmacı bir internet katibi.
Türkçesi nedir bunun?
Belediyeden nemalanan ve rant sağlayanlar var. Fakat onlar sülük değil. (Emme işini) istiyor ve fakat yapamıyorsa, sülük oluyorlarmış, dedikodu yayıyorlarmış.
Sülüklerin tabiatını mı bilmiyorlar, yoksa tanımını mı değiştirdiler?