Bir PTT vardı.

İstanbul takımlarına kök söktüren, bir zamanların Ankara takımı PTT’den bahsetmiyorum. “Hop güm PTT, Cimbom girdi sepete” gibi taraftar sloganları olan PTT değil konumuz.

Posta, Telefon, Telgraf açılımı olan PTT’nin önce telgraf’ları karışmıştı tarihe. Elt, acele, yıldırım tasnifleri aklımda kalmış. Süratine ve kelime sayısına göre ücret öderdik hani.

Sonra posta kısmı da kayboldu, faks makinalarında, kargo şirketlerinin tezgahlarında, elektronik ileti ağlarında derken, herkes sıkı sıkı tuttu elleriyle Telefon’u. Aman o kalsın.

Posta, önce mektup demekti. Bayram günlerinde de tebrik kartları.. Tam unutuyordukki mektup kelimesini bizler, yani ihalelere teklif mektubu hazırlayıcı olmayan uzaktaki bizler, gazetelere düşen bir haberle hatırlayıverdik.

“Bülent Arınç, Cumhurbaşkanı’na mektup yazmış.”

Mektup yazmak, yazılan mektubu göndermek fiilini de kapsar. Telefonların ekranlarında paylaşılmış gibi algılanmasın.

Ve sonra medyacıların diline düşer o mektup.

Biz de onlardan öğrendik. Sizleri de haberdar edelim istedik. Şimdi bu görevimizi ifa edeceğiz.

Bülent Arınç beyin “Sayın Cumhurbaşkanım,” hitabıyla yazdığı mektubun kopyası gazete sayfalarını işgal ederken, biz de koyduk, hem vesika olsun, hem üzerinde canlı canlı konuşalım hesabımızın gereği..

O, bizi (Milli Gazete’yi), hep geç kalıyorsunuz diye suçlar ya.. Mazeretimiz var. Sayfamız Cumartesileri ulaşıyor okuyucusuna. Kartelciler gibi hızlı olsak, sayın Arınç’a ne kazandıracağız? O niyette olmadığımız da belli iken..

Sayın Arınç’ın ilk satırı, bir hitap, herkesin okuduğu gibi: “Sayın Cumhurbaşkanım,”

Elbette Cumhurbaşkanlığı makamına böyle hitap eder okumuş, yazmış insanlarımız ama, bana sayın Arınç’ın bu hitabı bir özlemişlik ihtiva ediyor, gibi geldi. Hasret yüklü bir türkü çalındığını fonda, bu hitabın derinliğine ulaşanlar gayet rahatlıkla duyabilir. 

Mektubu eline alan sayın Cumhurbaşkanı’da, bu ilk satırdan sonra mektubu dizlerinin üstüne indirmiş, çok uzaklara bakar gibi dalmış gitmiştir muhakkak.

Milli Görüş’e birlikte karşı çıktıkları o günler.. Birlikte gömlek çıkarttıkları o günler.. Beraber yürüdükleri o yollar, ki asfalt yüzü görmemişlerdi; tozlu yol kokuluydular, biraz da terimsi.. Gözlerinde canlanmıştır belki.

“Yaşadığımız darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanması nedeni ile..”

Sayın Arınç’ın mektubunun ilk cümlesi böyle başlıyor. Döne döne okudum, bir daha okudum.

“Darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanması..”

Bir başka ihtimali de mi vardı? Sorusunu getirmez mi hemen akıllara?

Başarısızlık, zayıf bir ihtimaldi ama..

Demek gibi bir niyeti olanın, daha başka nasıl bir Türkçe bilgisi olmalıdır?

Geçmiş olsun dileklerinin ifade edilmesine gelince.. Yukarılardaki bir mevkilerden, makamlardan görevimi yaptım, der gibi.. İsmet Paşa’nın “Allahaısmarladık” diyerek Allah’ı andım demesi gibi.. Geçmiş olsun dilekleri fade ediliyor.

İhanet, alçaklık, ceza, imha kelimeleriyle yol gösterme işini herkes geçsin. Çalınan uzun hava değil, ülkenin en uzun yıllarıdır.

“Bu ihanet şebekesinin tüm unsurları da yok edilmelidir.”

Neden “Şebeke” tanımını yapıyor sayın Arınç gibi bir hukukcu? Kendi içlerinde ve iktidar günlerinizde sadece iletişimi ve ulaşımı mı başarmıştılar? Şebeke demek küçültme sıfatı gibi duruyor..

“İhanet”in izahını iyi yapmalı hukukçu sayın Arınç. İstediklerini “çok kolay” alanların, verilmesi asla düşünülemeyecekleri de zorla, cebren ve hileyle, tankla, topla ve bombayla almaya kalkmaları bir onları mı bağlar?

Şebekenin tüm unsurları derken sayın Arınç, burada onları, yani şebeke dediklerini iyi tanıdığınıda vurgulamış oluyor.

“Sonuçsuz kalmasının en baştaki sebebi” derken, hesap hatasını hemen gören öğretmen edası da bir yana..

“Demokrasimizi ve özgürlüğümüzü en çok sizlere borçlu olduğumuza inanıyorum.”

Devletin birçok makamında oturmuş sayın Arınç söylüyor bunları da.. Nasıl olsa, sizin üstünüze düşen hiçbir şey yok mu idi, sorusunu kimse sormayacak. İhanet şebekelerinin olabileceğini görmemeniz, onların adı her geçtiğinde gözlerinizin ıslak ıslak olmasından mı idi, sorusu da..

“… mesai arkadaşları olarak bulunan bazı kişilerin ihanetini görmek bizleri çok üzdü.”

Hani bir şarkı vardı: Üzüldüğün şeye bak, nakaratlı. Hatırlamamak mümkün değil, sayın Arınç’ın açık ve net “Bazı kişiler” tanımını okuyunca.

İhanetini görünce üzülmüş. Yoksa mürüvvetini mi görmek istiyordu, biraz ağır olmasa, sorardık.

“…sivil – asker bazı kişiler için şimdi daha sağlıklı bir değerlendirme yapabiliyorum.”

Düze indi şimdi, türküsünün de tam sırası. Bir musibetin, bin nasihatten iyi olduğunu şahsından anlatmak istiyorsa sayın Arınç, başka kelimeler kullanmalıydı.. O ihanetin bu ülkeye neye mal olduğunun değerlendirilmesini yapmaya, anlaşılan gücü yetmeyecek. 

Geçmişte daha sağlıklı değerlendirmeler yapmanızı ne ya da kimler engellemişti? Sorusunun yanında şunu da sormalıyız sayın Arınç’a:

14 Temmuz’da size emir hak vaki olsaydı, oraya, yanlış değerlendirmeler yapan biri olarak gitmenizin karşılığı ne olacaktı? Buraları hiç düşünmediniz mi?

Son satırları sayın Arınç’ın mektubunun, tekrar selam, saygı, tebrik, takdir kelimeleri ve biraz da ben buradayım haberi yüklü. Kimi gazetecilerin “özür diledi” diye yorumladıkları yer yani.

Biz oralara takılmadık, takdir etmesine takıldık biraz. Yoksa takılmasa mı idik? Cevabı evet olanlar şunu bilsinler fakat, biz sayın Arınç’tan hiç”takdir” beklemedik.

Geçen yılın Temmuz ayında yazılmış bir mektup, neden 2017’nin ilk ayında gündem yapılır. Postacıdan kaynaklanmıyorsa bu gecikme, birilerinin fırsatçı (!) köşecileri kurcalamasından dolayı mı konu ediliyordur?

Netice ne olursa olsun, hesabın kazançlısı şimdilik kim çıkarsa çıksın, dahası hep olacaktır bu mektup olayının. Biz de burada nokta koyarken bugünlük dediklerimize, son sahneyi de yazmadan geçmeyelim. 

Mektup gönderilmiş. Gönderen hep merakta. Acaba ne diyecek? Tanıyacak mı? Meşhur Yunus Emre kıssası hatırlardadır, Yunus Emre’nin meşhur bir mısraı yoksa da hatırlarında.

- Efendim, Bülent bey size mektup göndermiş.

En mühim yer burası. Mektuptan daha mühim yer. Hangi kelimeler izah edecek, bundan sonra olabilecekleri?

- Sahne problemi mi varmış?

ONLAR, HABERLERİNDEN BELLİ OLURLAR

Gazetelerimiz dolaylı ya da doğrudan FETÖ haberleriyle dolduruyor sütunlarının önemli bir kısmını. Sanki onlarla içiçe bu ülkenin geçmişinde yaşamamışlar gibi.. Sanki onların istediği haber başlıklarını hiç tercih etmemişler, hiç lehlerinde yorum yapmamışlar gibi..

Daha da önemli sanki şu: Sanki elan içlerinde şikayetçi olduklarının ustalarından yokmuş gibi..

Yazıyorlar da yazıyorlar!

Yazdıkları haberleri bir dönüp okusalar, istemedikleri tarafından haberleşme aracı olarak kullandıklarını anlayacaklar ama.. 

En son haberlerine bir bakın: “FETÖ’den mesaj: Birbirinizi satmayın!”

Sen onların mesaj dağıtma merkezi misin, okuyucusunu bilgilendiren gazete misin? 

FETÖ’den vazgeçmeye niyeti olanlar, tehdit edilselerdi, daha ne denebilirdi.

Birbirinizi satmayın. Yani hiç konuşmayın. Hiç anlatmayın. Kim diyor bunu? FETÖ… En küçük hücreye kadar ulaştıran kim? İktidara yakınım diyen, bol uçak yolculu gazete..

Birde diyorlarki: Hükumet FETÖ gazetelerini kapattı.

Onlar, masraftan kurtarılmışlar sadece.

Bir başka haberlerine de bakalım, Türkçeden bihaber ünlü gazetecilerin gazetesindeki.

“Üst düzey PKK’lı yakalandı!”

Bir terör örgütünün üst düzeyi mi olur? Bu ifade onları meşru olarak kabul etmek değilse ne?

PKK’ya yön veren (yöneten) elemanlardan biri yakalandı dersen, eşek arısı mı sokar dilini?

***

Araştırmacı gazeteciler ya..

Uçaklarla giderek araştırmadık ülke komadılar ya..

Her yazdıkları hikmet dolu. Kerametleri kendilerinden menkul.

Bir gazeteci arkadaşlarını atmışlar ortaya, linç başlatmışlar, ya da ünlendiriyorlar birbirlerini..

“Bahçeli’ye bugün kahraman diyenin geçmişteki tivitlerini bulduk. Orada da hep hain demiş!”

Vay, bak sen şu işe?

Ne kadar da önemli bir iş çıkarmışlar. Artık takdir etmek Kılıçdaroğlu ve adamlarına kalmış.

Halbuki bilirler, o gazetecinin, ne o gün hain demesi bir şey ifade ediyordu, ne de bugün kahraman demesi birşey ifade ediyor. Hatta kendisi dahi farkında değil, dün nasıl yaşadığından.. Geçmişi FETÖ’cü tüm gazeteciler gibi.

Lakin o gazeteci çıkıp şöyle birşey derse, nasıl koruyacaklar kendilerini ve kalelerini..

“Ben o günlerde öyle yazarak, Bahçeli beyi bugünkü durduğu yere getirdim!”

Dedik ya hepsi keramet sahibi bunların. Çok uçarlarsa netice işte böyle olur.

***

Gazete, gazeteci konu olunca, mecburen yine Bülent Arınç’lı olacak diyeceklerimiz; her ne kadar yukarıda yazmış olsak da..

Mektubunu, “Bülent Arınç özür diledi” başlığı ile duyuran ve fakat geçmişte beraber yürüdükleri gazetecilerin hepsinin eksilerini gözler önüne seriyor sayın Arınç.

Beklemedikleri yerden, tivitlerinden filan darbe yiyenler de ise bir telaş. Neden kartelin devşirmesine birşey demiyorsun, savunmalarının yanında, temizliklerine tanıklar oluşturuyorlar. Bula bula bir o tivitlerimizi falan mı buldun. Ama biz hemen sonra sayın Cumhurbaşkanı’mızın yanında yer almıştık. Sorsam olmaz.

Cumhurbaşkanı’mızın yanında yer almıştık derken, uçakta çektirdiğiniz resimleri mi kastediyorsunuz.

AĞIRLIĞI BENİM, ÖVÜNCÜ SENİN

Ankara kalesinin ardından doğan Türkiye, daha 10 yaşı civarında olmasına rağmen çocuk değil, Genç..

Osmanlı’yı, yani yerini aldığını illa bir suçlu pozisyonuna sokmazsa kendine güveni olmayacak mı?

Uzun yıllar yaşamış bir ihtiyar olarak anlatılan bir devleti, o genç Türkiye’den başka sahiplenecek yokken, neden eğik, yenik gösterme, anlatma yolunu seçmiştir o günün yazan-çizen takımı?

Halbuki zincir vurmaya kalkanlara şaşan, dağları yırtan, enginlere sığmayıp taşan Genç Türkiye şu soruyu sorsa daha güzel olmaz mı idi bu tablo?

-Göğsündeki madalyaların ağırlığından mı büküldü belin?

Burdan bakın. Böyle okuyun o soruyu ve en uygun cevabı da buluverin.