Bunu anlattıktan sonra Sultan Murad oğluna şöyle
seslenir: Ey oğul, Şunu iyice bellemelisin! Herhangi bir şeyin, devamlı olarak
kaba kuvvet, kılıç, kahramanlık ve ezici güç zoruyla meydana gelmesiyle, akıl,
tedbir, sabır, ileri görüşlülük, imtihan ve yorucu tecrübeler sonucu,
dilediğimiz şekilde meydana gelmesi arasında büyük farklılıklar vardır. Birinci
yol, her zaman geçerli olmadığı gibi, sakıncaları da çoktur der ve devam eder:
Bir adam, bir bahçe dolusu yemişi yiyebilmek için bir bahçeye girse, henüz olmamış
ham meyveleri koparıp ağzına atsa, yemek istediği meyve değil, belki de
zehirdir. Fakat olgunlaşmasını bekleyip ondan sonra koparıp yese, yediklerine
ancak o zaman yemiş denebilir. Geleceğin Fâtihi Şehzade Mehmed, babasının
verdiği bu öğütten kafasına takılan bir meseleyi şöylece sorar:
Ey benim mutlu babam! Muhteşem sultanım! Memleketin
genel idaresinde, yani halkın iyi yönetiminde, halkı idareye karşı itaat
ettirmekte, akıl, ileri görüşlülük ve sağlam kanunların sağladığı kolaylığın,
silah gücünden ve kaba kuvvetten daha iyi, daha faydalı olduğunu söylemiş
bulunuyorsunuz. Fakat İskender ve Nûşirevân da âdil ve doğru padişahlar olmakla
birlikte, akıl ve kanun kuvvetinden çok kılıcı kullanmış ve geniş ülkeleri
ancak silah gücüyle fethetmişlerdir. Yine aynı şekilde, inatçı ve dik başlı bir
at, binlercesi söylense de güzel sözden ne anlar, ona söz yerine mahmuz vurmak
daha çok etki yapacaktır.
Sultan II. Murad oğlunun bu tesbitini değerlendirerek
şöyle buyurur:
Ben, sana kılıcın faydasızlığından ve gereksizliğinden
bahsetmiş değilim ki! Ama onu yerinde ve gerektiğinde kullanmak lazımdır.
Kılıcı kullanıp, onun yardımıyla ülkeler fethetmek için yine akıl ve fikre
danışmak, herhalde, onun yardımını da almak gerekir. Ancak bu şekilde olursa,
yapılan işler sağlama bağlanmış olurlar. Çünkü çokları, sadece birini, mesela
kılıcı ve tek başına kuvveti kullanarak savaşa girmişler, tabii sonunda bozguna
uğramışlardır. Kılıç, tek başına, onların da işlerine yaramamıştır. Onların o
yarınlara kalarak her fırsatta anılan büyük işleri, görünüşte, kılıcın
gölgesinde olmuşsa da, gerçek anlamda akıl, mantık ve sevgi güçleriyle
gerçekleşmiştir. İran Padişahının yüz bin askerine karşılık, İskender onu kırk
bin askerle, hem de kendi toprakları olan İran da bozguna uğratmıştır... Eğer
İskender aklını kullanmasaydı, bu sonuca ulaşabilmesine imkân var mıydı
Padişah II. Murad, bu arada dedesi Yıldırım Bayezid in Timur karşısında, Ankara
yakınındaki Çubuk ovasında uğradığı yenilgiyi de hatırlatarak; Mesela dedem
Sultan Yıldırım Bayezid sadece kılıcına güvenmeyip, tedbirini de onunla
birlikte alıp, birazcık aklını da kullanabilmiş olsaydı Timurlenk hadisesi olur
muydu hiç diye hayıflanır. Sonra da şunları ilave eder nasihatlerine:
Bütün bunlar gösteriyor ki, aklın gücü kılıçtan daima
üstündür. Bu bütünüyle her şeye karşı böyledir. Akıl, kılıca karşı sürekli
olarak üstünlüğünü korumuştur ve korumaktadır. Güçlü ve kuvvetli olmak iyidir,
fakat kuvvet daima aklın emrine verilmelidir... Şu bir prensiptir: Eğer yenik
ve güçsüz bir padişah normal olarak karşısındaki galip padişaha barış teklif
etse, galip gelen bu teklifi reddedemez. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk padişahlara güç
ve kuvvetin yanında akıl da vermiştir ki sahip oldukları kuvvetleri aklın
yardımıyla yerli yerinde kullanabilsinler. Sadece birini kullanmaları iyi ve
yeterli değildir. Padişahlığın taşıdığı anlam, biraz da, bunların her ikisini
de yerli yerinde kullanabilmekle gerçekleşir
DİNÇ KALMANIN SIRRI
Şehzade Mehmed babasının yaşının seksenlere dayanmış
olmasına rağmen hâlâ dinç olmasının sebebini merak etmektedir. Sorar: Kulunuz
ve oğlunuz olan ben sizin bir noktada hayret etmekteyim. Yüce Allah ın bir
hikmeti olarak mübarek ve uğurlu yaşınız şu sıralar seksen yılı aşmış
bulunmakta. Böyle olduğu halde diğer yaşlılar gibi ne boyunuzda bir eğilip
bükülme ne de sırtınızda bir kamburlaşma var. Bunun yanında çektiğiniz bunca
zahmet ve meşakkate rağmen, eskiden olduğu gibi yiğitlik ve kahramanlığınızı
sürdürüyorsunuz ve son derce zindesiniz, şen ve neşelisiniz. Üstelik akıl ve sezgilerinizi
de yerli yerinde kullanmaktasınız. Hâlbuki diğer yaşlılar sanki ağır bir yük
taşır gibi inil inil inildemekte ve devamlı şikâyette bulunmaktalar. Ben
oğlunuz olarak siz kutlu babamdan şunu öğrenmek isterim: Şerefli ve yüce
karakteriniz için ne tür bir ilaç, üstün aklınız için ne cins bir nesne
kullanıyorsunuz Eğer bunu ben oğlunuz ve kulunuza da öğretme lütfunda
bulunursanız inşallah ben de o yaşlılık çağlarına ulaştığımda kahramanlık ve
yiğitlik yanında neşe ve sevinç dolu bir hayatı da beraberimde getirmiş
olurum.
Oğlunun bu sorusuna Sultan Murad, günümüzün modern bir
eğitimcisi gibi cevaplar vermektedir. İnsanları doğumdan itibaren
bebeklik-çocukluk- gençlik-ergenlik- olgunluk-yaşlılık gibi çağlara ayırıp,
bunlara tek tek örnekler verip açıklamaktadır. Ve nasihatlerini de bu
açıklamaların arasına serpiştirivermektedir. Bu serpiştirdiği nasihatlerin
içinde açıklayıvermektedir dinç kalmasının sırrını: Ben doktora çok az
başvurmuşumdur. Çünkü hemen her şeyi ölçüyle kullanırım, hiçbir zaman ölçüyü
kaçırmam.
Ölçülü olma, bence her hastalığın tek çaresidir. Perhiz
her hastalığı def eder. Yemenin içmenin fazlasından her zaman kaçınırım. Ben
böyle az yemekle çok yiyenlerden hiç de aşağı kalmam. Hatta o çok yiyip de
hayatlarını erken tüketenlerden yani ölenlerden belki de daha fazla yemiş
sayılırım. Aşırı şekilde çok yiyip çok içenler bence kendi kendilerini
zehirlemektedirler. Benim de zaman zaman hastalandığım olmuştur. Ama
doktorların beni iyileştirmesi çok uzun sürmemiştir. Çünkü ben midemi öyle olur
olmaz bozuk, gereksiz şeylerle doldurmam, bunun yerine az, fakat temiz ve iyi
yiyeceklerle beslenirim. Her eline geçirdiği şeyi midesine indiren gençlerin
iyileşmeleri de zor olur. Beni böyle sapasağlam olarak ihtiyarlığa ulaştıran
iki şey vardır tecrübe ettiğim ve adet haline getirip uyguladığım. Bunlardan
biri az yemek yemek, diğeri de yemeklerimi sindirebilmek için ister sabah ister
akşam, oturmayıp bazen atla bazen de yaya olarak gezip dolaşmamdır. Ey oğul!
Senin de bu tavsiyeme uymanı ve benim gibi yapmayı ihmal etmemeni istiyorum. Ve
inşaallahü r-Rahman bu çok yaşamak sana da müyesser ola!
METRUK GEMİ
Kendilerini, yine kendileri için zararlı olan şeylerden
korumayan gençler; artık ne çivi, ne zift ne de benzeri bir maddeyle onarılması
mümkün olmayan bir geminin çürümeye terk edilişi gibi metruk bir durumdadırlar.
Onların bazıları, hayatlarında israf içinde yüzdüklerinden zamanından önce
yaşlanmaya yüz tutarlar. Henüz otuz beş-kırk yaşında oldukları halde yetmişlik
yaşlılar gibi beyazlıklara bürünmüş, yüzleri buruşmuştur.
Yeryüzünde yaşayan insanların çoğu, hiçbir zahmete ve
meşakkate katlanmadan, bazı oyunlarla ve bir anda zengin olmayı tasarlayan bir
kimyagere benzerler. Yani bir bakıma gençler de hem çok yaşamak isterler, hem
de bunun için gerekli olan şartların başında gelen perhize uymayı bilmezler.
Perhiz yapmazlar.