Gözümüzün nuru, iki cihan saadetine ulaşma yolunun rehberi, kâinatın efendisi, Peygamber Efendimiz (S.A.V.); Recep ayının başından itibaren Ramazan-ı şerife kadar şu duayı çok tekrar edermiş: “Allahümme bârik lenâ fî Recebe ve Şa’bâne ve belliğnâ Ramadâne.” (Allah’ım! Recep ve Şaban aylarını bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.) Biz de bu mübarek duayı çok tekrarladık. Elhamdülillah işte Ramazan-ı şerife ulaştık. İnşallah yarın gece ilk teravihi kılacağız, ilk sahura kalkacağız. Böylece “Bismillah” diyerek bu mübarek ve “manevî ticaret mevsimine” adım atmış olacağız.

Ümmet-i Muhammed olarak, bu kutlu zamanları vesile bilerek kendimizi hesaba çekmeliyiz. Kur’ân’ın ve hadisin ışığında tefekkür etmeliyiz. Hastalıklarımızı teşhis edip Kur’ân eczanesinden alacağımız ilaçları kullanmalıyız.

İtiraf edelim, halimiz hâl değil. Sözde 60 küsur “İslâm ülkesi” var. Ancak ne hazindir ki, hiçbirinde Kur’ân ve hadis hâkim değil. Bu ülkelerin tamamında, Allah-u Azimüşşân’ın haram kıldığı, yasakladığı fiiller ya gizlice, ya da alenen işlenmekte. İçki, kumar, fuhuş, lûtilik, faiz… Birçok İslâm ülkesine gidiniz, ecnebi diyarlarından farksız. Kadınların kıyafetleri de öyle… Haremlik-selamlık esası neredeyse bütünüyle ortadan kalkmış gibi. Namaz kılanların nispeti çok azalmış. Bilhassa kırsal kesimde zekâtı veren neredeyse hiç kalmamış gibi. Hanımlara mirastan hisse verilmiyor. Yani gazâb-ı İlâhiyi celb edecek bütün esbâb mevcut. Geçmişte helâk olmuş kavimlere baktığımızda, onların yalnızca bir haram fiile devam ettikleri görülür. Ya ölçüde ve tartıda hile yapmışlar, ya lûtilik gibi bir fiili işleyenlere ses çıkarmamışlar, ya zulme seyirci kalmışlar ve zalimlerin karşısına dikilmemişler, ya Allah’ın hükümlerine set çekilmesine sessiz ve set çeken tâğutlara seyirci kalmışlar. Allah-u Teâlâ da, mülkündeki bu şirk ve günah pisliklerini; tûfanla, şiddetli rüzgârla, korkunç sesle, müthiş zelzele ile o beldenin altını üstüne getirmekle yok etmiş. Mülkünü pisliklerden temizlemiş…

Biraz düşündüğümüzde, insanlık tarihinde görülen bütün o ibret manzaralarının bir benzerinin oluşması için yüz misli sebebin mevcut olduğunu anlarız. Bu durum karşısında ürpermemiz lâzım. Sakın küstahlık edip de, “hani bunca zamandır bu haller olmakta, niçin gazap gelmiyor?” demeye kalkışılmasın. Zaman bizler için var. Cenab-ı Hakk’ın yanında zaman yok. Allah-u Azimüşşân’ın bir ismi de “Sabûr”dur. Düşünün, Nuh Aleyhisselam tam 950 sene, müşrik bir topluluğu Hakk’a davet etmiş, Allah’ın hükümlerinin uygulanması için çalışmış, ama dinletememiş. İbretliktir, dinlemeyenler arasında öz evlâdı da var.

Ümmet-i Muhammed olarak, şu anda, insanlık tarihinin en dikkat çekici devresinde bulunmaktayız. Peygamber Efendimizin (S.A.V.) haber vermiş olduğu “kıyamet alâmetlerinin” tamamına yakını zuhur etmiş durumda. Buna, Ye’cüc ve Me’cüc, Dabbetü’l Arz, Deccal ve Süfyân da dâhil… Geriye kala kala, güneşin batıdan doğması, Mehdi ve Hz. İsa’nın zuhuru kaldı…

Hadis-i şerifte, haşir meydanında cennetlikler ayrıldığında, bunların insanlar arasından “bin kişiden bir kişi” olduğu haber verilmekte. İşte şimdi tam o nispete denk düşen zaman dilimindeyiz. Zahiren kendisine Müslüman diyen, Müslüman olduğunu zanneden niceleri, imanını kaybetmiş durumda. Ama bundan haberleri yok. Sel gibi günahlar karşısında bön bön bakıyorlar. Tâğutların sûri güçlerine meftun olmuşlar, onların dediklerini yapıyorlar. Mâlikü’l Mülk olan, bütün bu mevcudatın ve kâinatın hakikî sahibi olan Allah-u Azimüşşan’ın gücünü, kudretini, saltanatını, haşmetini unutmuşlar. Sanki Allah-u Teâlâ bu kâinatı yaratmış, öylece bırakmış, vehmediyorlar. Dehşetli bir dezenformasyonun sarhoşu olmuşlar, mankurtlaşmışlar. Bir kısmı sadîk-ı ahmak hâline gelmiş.

Ey Ümmet-i Muhammed! İşte size gafletten uyanmak ve özünüze dönmek için bir fırsat. Ramazan-ı şerif geldi! Kur’ân ayı geldi! Allah’ın dinine dönün! Kur’ân’a ve Resulûllâhın sünnetine sarılın! Gerçek Müslüman olun! Müslüman olarak ölmenin yollarını araştırın!