Mevcut toplumsal düzenin karşısında olanlar yahut bilvesile bunu iddia edenlerin çoğunun, geçmişin bölük pörçük ama iddialı devrimci teorilerini söyleme dökerek kendi faşist yaşamlarının üstüne çarşaf çektiklerini söyleyebiliriz. Ki insanlarda o devrimci teorilerin basitleştirilmiş, anlaşılır haline yönelik güçlü bir eğilim olduğu ve karşılaştıkları durumda kayıtsız kalamayacakları göz ardı edilmemelidir. Bu tuhaf şekilde ruha hitap eden ama sadece ruhsal zeminde kalmayıp kişilere yönelik sempatiyi körükleyen bir şeydir. Bir sonuca doğru akışkanlık göstermeyip olduğuyla yahut oldurduğuyla kalır.

Eskimiş devrimci söylem ve faşist yaşam müdavimleri, görselin gücünü ve mahiyetini bildikleri için inançsal zemini onun her hâlükârda yanıltıcı olan gerçekliğine oturtmaya çalışırlar. Gerçi görsellik üstüne oluşturdukları kanılara tam olarak bilmek denemez; mevcut görsel malzemenin yaratımına dair bir aşinalıktan oluşan, yaratım sürecine ilişkin aldatıcı imgeleri, nedenselliği ve sebep sonuç ilişkisini tahmin etmek olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. Görüntüdeki kuramsal ve aldatıcı gerçeklik onlara daha cazip görünür ve sanki dışa dönük o yaldızlı çerçeve içinde yaşarmışçasına hayatlarının her aşamasında yapay bir poza bürünürler. Bunların aslında doğal bir ortamı yoktur, ancak tüm dünyayı dolaysızca yaşadıkları temsilin ana yurdu kılmayı başarmışlardır. Nihayet dünya onlar için alabildiğine geniş ve acemice de olsa, hatta sırıtsa bile oluşturdukları ve sergiledikleri yaşamın uçsuz bucaksız sahnesi oluvermiştir. Yansıyan yüz romantik ve masum görünse de içsel hedefleri salt durumun süreğenliğiyle sınırlı kalmayıp etki alanında, kendi habitatında yegane olma çabasıdır.

Kendi hırsının oluşturduğu eksen etrafında dönenler, müstakil birey olma çabasını öznelliğinden o kadar soyutlamışlardır ki küçük grupçuklar halinde haklılık iddiasında bulunurlar ve iddialarını dile dökmeksizin birbirlerinin çevresinde kümelenebilmekle temellendirirler. Bu hastalıklı varoluş yaşantıyı ve dünyayı tamamıyla spekülatif hale getirir. O kadar ki sözlerin ve eylemin alıcısını kendilerinin belirlediği bir piyasa görüntüsü arz ederler. Halbuki bu kişiler iktisadın bir kısım insanlar eliyle insanlara boyun eğdirmesine karşıdırlar. Lakin içinde bulundukları döngü, belki o iktisadın karşı çıktıkları kişiler elinde temerküz etmesinden daha vahim bir boyun eğişe sebeptir. Yani dünyalarının yaygınlaşması, yaygın dünyanın panzehiri değil bizzat kendisidir. Çünkü bu durum eyleme dökülemeyen, hep söylemde kalan ve söylem haliyle beğeni gören teorinin çıkmazıdır. Çoğunlukla yenilenemeyen bu teorilerde pratik zaten mümkün değildir. Yahut kişi yararına bir benliği belirginleştirmek için ortaya atılmıştır.

Birisi bir itiraz yahut eleştiri yöneltse tüm dünya üstümüze geliyor zanneder, vaveyla koparırlar. Kesinlikle ve belirgin şekilde eleştirinin can bağışlayan erdeminden yoksundurlar. Bu yoksunluk söyleme de sirayet etmiştir ki haklılığın meskun mahallinde bile canhıraş bir karşı koyuşun kanlı dişleriyle cebelleşmek gerekir. Herhangi bir ölçütün uzağında bağıntılar kurarak yahut usa takla attıracak çıkarımlarla muazzam paranoya sergilerler eleştiriye ve eleştirene karşı. Eleştirinin öznesini ve nesnesini hakir görerek “Hayır, onun işi değil, arkasında derin güçler var!” şeklinde hezeyanlarına rastlamak mümkündür.

Bunlara karşı takınılacak yegane tavır eylemdir. Çünkü onlar ancak kendilerinin bile söyleme dökebildiklerini eylemekten korkarlar. Doğru ya da yanlış, eylenen her şey için kıskançlıkla dişlerini sivriltmekten çekinmezler. Ki bizce iyiliğin egemenliği için, ahlak ve dinsel inanış için eylemekten başka çıkar yol yoktur. Biliriz ve yeniden, hep yeniden tekrarlarız ki; iyiliği söylemek, emretmek dahi iyilik değildir. Bir eylem ancak yapıldığında iyi ya da kötü olarak nitelenebilir. İyilik ancak yapmaktır. Anlamak, anlatmak, anlaşılmak dahi hiç mühim değildir; eylemektir mühim olan… Ve sonsuzca tekrarlamak beyhude idiyse de iyilik, ancak yapmaktır.