Şöyle bir düşünüyorum: Rabbimiz (cc) bize ne kadar nimet vermiş. Âyet-i kerimede buyrulduğu gibi, saymaya kalksak, sayamayız, zirâ hadsiz, hesapsızdır. AllahuAzimüşşân, bu dünyayı bizim için bir saray olarak yaratmış. Sarayın üzerini yıldızlarla, güneşle, ayla donatmış. Yaşamamız için bize hadsiz rızık vermiş. Biz Mü’minlereÂhiret hayatında Cennet gibi bir saadet yurdunu hazırlamış…
Düşünelim: Biz evvelce ilm-i İlâhîde mevcud idik. Rabbimiz vakti geldiğinde bizi ilim dâiresinden kudret dairesine çıkardı. Bizi taş yapmadı, ağaç yapmadı, hayvan yapmadı, insan olarak yarattı. Bir İslâm diyarında dünyaya geldik. Elhamdülillah İslâmiyet gibi büyük bir nimete nâil olduk.
Dünyaya geldiğimizde, dedelerimizin, ninelerimizin sevgili torunu, anne-babamızın gözbebeği evladı olduk. Halalarımızın, teyzelerimizin, dayılarımızın ve amcalarımızın sevgili yeğenleri olduk. Etrafımız sevgi hâlesi ile çevrildi. Bu büyük bir nimet idi. Derken abi olduk. Kaderde takdir edilmiş vakitte evlendik, baba olduk. Yaşımız ilerdi, amca olduk, dayı olduk. Derken derken dede de olduk. Rabbim bize göz aydınlığı olacak çocuklar ve torunlar lütfetti. Bizim kendilerini çok sevdiğimiz, onların da bizi çok sevdiği yeğenlerimiz oldu. Okul arkadaşlarımız, hac arkadaşlarımız, asker arkadaşlarımız, meslektaşlarımız oldu. Zamanla binlerce Mü’min kardeşlerimizle tanıştık. Hepimiz birbirimizi çok sevdik. Bu da Rabbimizin büyük bir lütfu ve büyük bir nimeti idi.
Rabbimizin takdiriyle, “kalemle cihad” sahasına yöneldik. Binlerce makale kaleme aldık, yüz küsur kitabımız yayınlandı. Bütün bunlar da Rabbimizin büyük nimeti ve lütfu idi. Elhamdülillah… Bu kadar hadsiz nimetlere sahip olmuşken, inanın hasretle umduğum ve elde etmeyi Rabbimden niyaz ettiğim bir nimet var: Rabbimin râzı olduğu bir kul olma nimeti… Rabbimin (cc), “Ben falan kulumdan razıyım” buyurması… Ya Rab, bu ne büyük saadet olur… Şu iktibas edeceğim hadis-i şerifi her okuyuşta gönlüm ümid ışığıyla dolar:
“ Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor. Sevgili Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:
“Allah-u Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit Cibril’e:
“‘Allah filanı seviyor, onu sen de sev,’ diye emreder, Cibril de onu sever ve ehl-i semâya:
“‘Allah filânı seviyor, siz de onu seviniz,’ diye seslenir. Bunun üzerine gök halkı da o kimseyi severler. Sonra da yeryüzünde onun sevgisi kalblerde yerleşir.” (Riyâzü’s-Sâlihîn, 388 no’lu hadis)
Cenab-ı Hakk’ın bir ismi de “Vedûd”dur. Yani, Rabbimizin mahlukatını sevmesi, mahlukatın da Yaratıcısını sevmesidir. Rahman ismiyle tecelli buyurarak bütün mahlukatın rızkını veren Allah-u Azimüşşân, sevgisini verdiği hadsiz nimetlerle göstermiştir. Zîşuurmahlukat içerisinde “Ahsen-i takvim” suretinde, yani en güzel surette yaratılmış olan insanların da kendilerini seven ve sevdiğini verdiği nimetlerle gösteren Allah-u Azimüşşân’ı sevdiğini göstermesi lazımdır. Bunun da yolu Allah’ın emirlerine itaat etmek, ibadet etmek, Allah’ın çok sevdiği Peygamber Efendimize (asm) benzemeye çalışmaktır.
Pek çok insan, fânilerin sevgisi üzerine yoğunlaşmıştır. İnsan elbette ki annesini, babasını, eşini, çocuklarını, akrabalarını, Mü’minleri, evini, bağını, bahçesini sevecektir. Ancak bu sevgide ölçü, “Allah için” olmasıdır. Allah rızası için olduktan sonra eşlerin birbirini sevmesi ve sevdiğini belli etmesi de sevaptır. Mü’minlerin birbirini sevmesi de… Ancak kime karşı olursa olsun, gayr-ı meşrû sevginin âkıbeti hüsrandır.
İnsanın kalbinin sevgi ile dolu olması da bir nimettir. İnsan, Allah’ın ya bir san’at eseri, ya da bir ni’meti olmasından dolayı dünyayı ve dünyadaki san’at-ı İlâhiyi sever. Vatanını sever. Bu hayatı lezzetlendiren bir duygudur. Ancak bütün bu lezzetli duygulardan da üstünü, Muhabbetullah, Muhabbet-i Resûlullah ve Muhabbet-i Kelamullah ile dolu olmaktır. İşte en büyük nimet de budur. Rabbim bütün Hak âşıklarına bu nimeti lütfetsin.