Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz buyuruyor:

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”
(Hûd Suresi, 112)

Bu emir yalnızca ferde değil; elinde makam, yetki ve milletin emaneti bulunan herkese sesleniyor.

Dosdoğru olmak; sadece sözde değil, ticarette, devlet yönetiminde, ihalede, kamu malında ve adalet karşısında dosdoğru olmaktır. Hele mesele kendi yakınına, dostuna veya siyasi çevrene geldiğinde aynı doğruluğu gösterebilmektir.

Hazreti Ali’ye nispet edilen ve İslam ahlakının özünü ifade eden önemli bir ölçü vardır: İnsanları yalnız namazlarına ve oruçlarına göre değerlendirmeyin; emanete nasıl sahip çıktıklarına, ticaretlerine ve insanlarla münasebetlerine bakın.

Bugünün diliyle söyleyelim:

Bir yöneticinin güzel Kur’an okumasına, sakalına, parmağındaki gümüş yüzüğe veya beş vakit namazını camide kılmasına bakarak hüküm vermeyin.

İhale ilanına bakın!

Kamu malına nasıl davrandığına, devletin imkânlarını kimlere kullandırdığına, liyakati mi yoksa sadakati mi esas aldığına bakın. Gariban vatandaşla güçlü ve nüfuzlu kişi karşı karşıya geldiğinde adalet terazisinin hangi tarafa eğildiğine bakın.

Çünkü İslam yalnızca görüntü değildir.

İslam; ahlaktır, emanettir, adalettir ve kul hakkıdır.

Son dönemde kamuoyunu meşgul eden fon skandalı da bunun önemli bir imtihanı oldu.

Kimin suçlu, kimin suçsuz olduğuna elbette bağımsız yargı karar verecektir. Ancak tartışmalar sırasında yapılan bazı açıklamalar, en az olayın kendisi kadar üzerinde düşünülmesi gereken bir zihniyeti ortaya koydu.

Yeni Akit Genel Yayın Yönetmeni Ali İhsan Karahasanoğlu, Fatma Betül Sayan Kaya hakkındaki tartışmalar üzerine, Kaya’nın söz konusu işlemlerden haberi olmayabileceğini, hesabını eşinin kullanmış olabileceğini ihtimal olarak dile getiriyor. Üstelik bunu, “Bir inançlı insanın böyle bir yanlışa imza atmayacağı kanaatiyle” açıklamaya çalışıyor.

Sayın Karahasanoğlu’na sormak gerekiyor:

Fatma Betül Sayan Kaya “inançlı olduğu için yapmaz” diyorsunuz da, işlemleri yaptığını ihtimal olarak öne sürdüğünüz eşi inançsız mı?

Bu nasıl bir savunmadır?

Bir insanın inançlı olması onu peşinen aklamaz. İnanç mahkeme kararı değildir. Dindarlık da soru sorulmasını engelleyen bir dokunulmazlık zırhı değildir.

Zaten anlatmaya çalıştığımız tam da budur:

Namazına bakıp hüküm verme; emanete nasıl davrandığına bak!

Bir başka açıklama ise Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’den geldi. O da fon krizinin arkasında İsrail, MOSSAD ve ABD bulunduğunu ileri sürdü.

Varsa belge, ortaya koyun.

Türkiye’ye yönelik dışarıdan bir operasyon varsa devlet elbette sonuna kadar üzerine gitsin.

Fakat her sıkışıldığında “dış güçler” demek, içeride cevaplandırılması gereken soruları ortadan kaldırmaz.

Birisi, “İnançlıdır, yapmaz; belki eşi yapmıştır” diyor.

Diğeri, “Dış güçler yapmıştır” diyor.

Peki hiç mi bizim içimizde yanlış yapan yok?

Hiç mi denetim zafiyeti yok?

Hiç mi siyasi, idari veya ahlaki sorumluluk yok?

Neden önce hakikati aramak yerine hemen bir savunma kılıfı aranıyor?

Hırsızlık ve yolsuzluk iddiası karşı mahalleden birine yöneltildiğinde “hesabını versin” demek kolaydır. Fakat aynı iddia kendi mahallenize uzandığında bir anda mazeret üretmeye başlıyorsanız, burada adalet anlayışınızı sorgulamak gerekir.

Hırsızlık iddiası başkasına yönelince “hesabını ver”, kendi mahallene gelince “inançlıdır, yapmaz” veya “dış güçler yaptı” demek adalet değildir.

Kur’an ise bize bunun tam tersini emrediyor:

“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.”
(Mâide Suresi, 8)

Düşmanına karşı bile adaletten ayrılmayacaksın!

Üstelik Kur’an bununla da yetinmiyor:

“Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun.”
(Nisâ Suresi, 135)

Bundan daha açık hangi ölçü olabilir?

Kur’an, “Kendi yakının söz konusuysa onu koru” demiyor.

Tam tersine, kendinin ve en yakınlarının aleyhine bile olsa adaletten ayrılma diyor.

Ya o meşhur “kanaat önderleri”?

Fon skandalı bana başka bir gerçeği daha gösterdi.

Yıllardır toplumun önüne “kanaat önderi”, “hoca”, “profesör”, “yazar”, “aydın” diye çıkarılan bazı isimlerin gerçek kalitesi de böyle dönemlerde ortaya çıkıyor.

Güya topluma yol gösterecekler.

Güya hakkı söyleyecekler.

Güya insanları hakikate ulaştıracaklar.

Ben ise kendi mahallesi söz konusu olduğunda hakikati aramak yerine mazeret üretmeye başlayan bu tür kanaat önderlerini, hakikate ulaşmanın önünde birer barikat olarak görüyorum.

Kanaat önderinin görevi kendi mahallesine kılıf bulmak değildir.

Görevi, yanlış kimden gelirse gelsin:

“Bu yanlıştır!”

diyebilmektir.

Karşı taraftan birisi hakkında iddia ortaya çıktığında aslan kesilip, kendi mahallenize uzandığında “inançlıdır, yapmaz”, “eşi yapmıştır”, “dış güçler yaptı” diyorsanız; başkalarına verdiğiniz ahlak ve adalet dersinin inandırıcılığı kalır mı?

İşte fon skandalı yalnızca mali ilişkilerin değil, bazı meşhur kanaat önderlerinin adalet anlayışının da turnusol kâğıdı oldu.

Hakikat kendi mahallene dokunduğunda ne yaptın?

Hakikatin yanında mı durdun, mahallenin yanında mı?

Benim için ölçü budur.

Çünkü Kur’an’ın adaleti parti rozeti sormaz.

Kul hakkının iktidarı, muhalefeti olmaz.

Emanetin akrabası da olmaz, bahanesi de, kılıfı da olmaz.

Yıllardır bu ülkede dinî değerler üzerinden çok siyaset yapıldı. Kur’an’dan, namazdan, ezandan, bayraktan ve milletten söz edildi.

Bunların hepsi bizim için değerlidir.

Fakat bütün bunları anlamlı kılan temel bir ölçü vardır:

Kul hakkı!

Devletin kasası emanettir.

İhale emanettir.

Makam emanettir.

Yetki emanettir.

Milletin oyu emanettir.

Kur’an okuyabilirsiniz, namaz kılabilirsiniz, sakal bırakabilirsiniz, parmağınıza gümüş yüzük takabilirsiniz.

Ama kamu malında adaleti gözetmiyor, liyakati terk ediyor, yakınınıza başka garibana başka hukuk istiyorsanız; burada ciddi bir ahlak sorunu vardır.

Fon meselesi dâhil kamu vicdanını yaralayan bütün olaylarda ölçü basittir:

Kim olursa olsun hukuk işlemeli.

Suçluysa hesabı sorulmalı, suçsuzsa itibarı korunmalıdır.

Ne “bizim mahalleden” diye korunmalı ne “inançlıdır, yapmaz” denilerek peşinen aklanmalı ne de her şey “dış güçler” denilerek geçiştirilmelidir.

Kur’an’ın hükmü ortada:

Düşmanına dahi adalet, yakınına dahi hukuk!

Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla dinî görüntü değil, daha fazla ahlaktır.

Daha fazla slogan değil, daha fazla adalettir.

Daha fazla mazeret değil, daha fazla hesap verebilirliktir.

Ve ölçüyü yine Kur’an koyuyor:

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”

Çünkü insanın gerçek imtihanı yalnızca alnı secdeye değdiğinde değil, eli emanete değdiğinde başlar.