On yıllardır egemen güçlerleyiz. Onların belirlediği alanların içine sıkıştırılmışız. Kurumlar oluşturulmuş, bunlara bağımlı hâle getirilmiş. Dört bir yandan kuşatılmışız ve nefes aldırılmıyor. Ülkemizde yüzünü Batı’ya çevirmiş olan aydınlar onların güdümündeki siyasa adamları bir tutkuyla bağlanmış bulunuyorlar. Ülkemizin konumu, sahip bulunduğu gücü, manevi birliktelikleri göz ardı edilerek.

Bu tutku kör bir aşka benzer.

Bizlerin yaşadığı ve gördüğü şu on yıllara baktığımızda, deneyimlerimiz ve başımıza gelenler biz hiç de ne uslandırmış ne de aklımızı başımıza getirmiş.

Ülkemiz çevresinde veya bölgemizdeki her olayda taraf olmaya zorlandığımız ve bu zorlamalar sonrasında yenildiğimizi, aleyhimize sonuçlar oluştuğunu neden hiç düşünmüyoruz.

Irak’a “demokrasi” ve “özgürlük” getirilecek olan propagandaya dayalı dalgaya kendimizi fena halde kaptırdık. En aklı başında insanlarımız bile “Saddam Hüseyin zalimine” odaklanmıştı. Siyasilerimiz ise “bir koyup beş” alma rüyasına yatmışlardı. Sonuç, ülkemiz açısından ciddî sorunlar doğurmuştu daha başlangıçta. Kuzey Irak’tan göçe zorlanan Müslüman Kürt kardeşlerimize kapılarımızı sonuna kadar açtık. Bundan daha doğal ve insanî bir durum olamazdı. I. Irak işgali sırasında kendimizi ateşin içinde bulduk. Ve sonuç olarak Irak üçe bölündü. Daha önemlisi orada Şia-Sünni çatışması daha körüklendi alevlendi. Hemen her gün orada onlarca insanımız ölüyor. Bu durum bizi milyar dolarlarca zarara uğrattı. Savaşın maliyeti en çok da bize çıktı.

Bu oyun bu kadar gerçek ve aleyhimize sonuçlar doğurmasına rağmen Amerikan-Arap Baharı sonrasında bölgeyi saran dalgada adeta kendinden geçen gazeteci yazarların oluşturduğu dalgada hiç de bölgede ve yaşanmış olan gerçeklere uymadığı hâlde bir kez daha hem yanıldılar hem de yanılttılar. En iyi ilişkilerimiz olan kardeş Libya’mızı kaybettik. Bu dalgada en aydınlarımız bile “demokrasi” ve “özgürlük” yanılsatıcı büyüsüne kapıldılar. “Kaddafi zalimi” olgusuna odaklandılar. Oysa dalga sonrası ne Kaddafi kaldı, ne demokrasi geldi, ne de özgürlük. Gele gele üçe bölünmüş, parçalanmış kardeşler savaşına geldi. Bize ve onlara hiçbir şey kalmadı.

Mısır’a şeriat geldi gelecekti. Emperyalizm oyununu öyle ustaca oynadı ki, bu oyunu fark edemeyen Müslüman Kardeşler ve Türkiye bir oyuna daha geldi. Oysa Türkiye’yi yönetenler içinde doğup büyüdükleri Millî Görüş üslubunu ve tarzını hiç mi hiç özümsememişler, o anlaşılıyor. Milli Görüş partileri defalarca kapatılmıştı ama her kapatılıştan sonra daha başarılı geliyordu ve adım adım kazanımlar elde ediliyordu.

Bununla yetinilmedi Suriye bataklığına kör bir dalış yapıldı. Yıllardır Suriye’ye “demokrasi” ve “özgürlük” gelecek paranoyasına kapılındı. Milyonlarca insan evinden barkından edildi. Oysa emperyalizmin derdi bu bölgeye demokrasi ve özgürlük getirmiyor. Getire getire kaos, bunalım, savaş ve çatışma getiriyor. Sonuçları ortada. Hâlâ bunlardan ders alınamıyorsa ne denilebilir ki Suriye bataklığından bize ne kaldı, merak ediyorum.

Bunların bize getirdiği ekonomik maliyetler o kadar ağır ki, bizi çıkmaza sürükledi ve sürüklüyor.

Sözünü ettiğimiz ülke politikalarında bize nasıl bir kazanım getirdi ki O ülkelerin insanlarına ne kazandırdı Bölgemize getirisi ne oldu. Bölünüp parçalanmaktan ve birbirimizle savaşmaktan başka hiçbir işe yaramadı.