Serbest piyasa ekonomilerinin ana kuralı, fiyatları belirleyen ana mekanizma arz ve taleptir. Bir diğer ifadeyle üretim ve bunlara toplumun talebidir. Üretim talebi karşılamıyor, yani tüketime yetmiyorsa fiyatlarda artış söz konusu olur. Buna enflasyon demek de mümkün. Elbette fiyat artışları sadece arz talep dengesizliğinden ileri gelmez. Birtakım tekellerin oyunları, suni fiyat artışlarına sebep olabilir. Bunun yanında üreticilerin ve satıcıların daha fazla kazanmak için fiyat artışlarını sürdürme gayretleri de ister istemez fiyat artışına yol açabilir.

Ülkemizde son olarak yaşadığımız enflasyonun, başlangıçta ana sebebi korona salgınının piyasalara etkisiydi. Üretimde yaşanan dünya çapındaki düşüş, ulaşımda ortaya çıkan güçlükler, hepsi birlikte sonuç olarak fiyat artışlarını gündeme getirdi. Peki, tüm suçu salgına yıkıp ülkeleri yönetenlerin hiçbir sorumluluğu yok gibi bir yaklaşım gerçekçi olur mu? Unutulmasın ki, yöneticiler sadece iyi günler için iş başında değillerdir. Birtakım salgın gibi olağanüstü durumlara da yöneticiler ülkelerini hazır tutmalıdırlar. Zaten olağanüstü durumlarda yöneticilerin sorumluluğu çok daha fazla artar ve yöneticiliklerini ölçme imkânı ortaya çıkar.

Gerçi sadece ülkemizde değil, yöneticiler özellikle başarısız oldukları durumlarda algı operasyonlarına ağırlık verir. Söz gelimi, ortaya çıkmış olumsuzlukları daha çıkmadan önlemek gibi bir sorumlulukları olduğu halde yöneticiler, olumsuzluğun sorumluluğunu başkalarına atıp kurtulmayı tercih ederler. Ancak sorumluluk kime, kimlere atılırsa atılsın, sorumlular yapmaları gerekeni yapmadıklar sürece olumsuzluklar devam eder. Hem de belki kendilerine zaman kazandırır ama sorunlar giderek büyür, toplumlarda ciddi bunalımlar söz konusu olur.

Ülkemizde patlama noktasına gelen enflasyon sebebiyle dar ve sabit gelirli kitleler ihtiyaçlarını karşılayamaz noktaya geldiler. Bunun da ötesinde sıkça gündeme getirilen bankalara ve piyasaya insanımızın borcu her gün biraz daha artıyor. İşçiye, memura, emekliye biraz olsun rahat nefes aldırabilmek için ücretlere yapılan zamlar da üzerinden bir ay geçmeden eriyip gidiyor. Kısacası, ücretlerde yapılan artışlar toplumun nefes almasına yetemiyor. Böyle olduğu için geçtiğimiz bir yıl içinde borcunu ödeyemediği için icraya düşmüş insanlara devlet katkısı gündeme geldi. Hemen belirteyim ki; böyle bir katkı lütuf değildir. Yapılması ve atılması gereken bir adımdır. Farklı şekillerde pek çok gelişmiş ülkede benzer yönde dar ve sabit gelirlileri biraz olsun rahatlatmak için piyasaya ciddi destekler sürdüler. Böylece hem piyasanın canlı kalmasına katkı verdiler hem de dar ve sabit gelirlilere nefes alma imkânı sağladılar. Ancak yapılması gereken yapıldığı zaman iktidarlar bunu da algı operasyonlarına malzeme yapıyorlar. Yapmalarında belki bir sakınca olmayabilir ama yapılan işi olduğundan farklı göstermeye yönelik açıklamalar ister istemez işin ciddiyetini azaltıyor. Çünkü üç kuruşluk destek 13 kuruş olarak takdim edildiğinde yapılan destek 13 kuruşluk sonuç vermiyor.

Söz gelimi son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yapılan 5,5 milyon kişinin icraya olan borçlarının bir kısmının tasfiye edilmesi, iktidar yanlısı medyada genellikle, “5,5 milyon kişi icradan kurtuluyor” başlığı altında verildi. Hâlbuki gerçek icraya düşmüş olanların tümünün kurtarılması ile değildi. “İcra takibindeki 2 bin lira ve altındaki borçları tasfiye ediliyor.” Peki iki bin liranın üzerindeki borçlar ne olacak? İcra takibi devam etmeyecek mi? Peki söz konusu 5,5 milyon kişinin ne kadarının borcu 2 bin liranın altında, bu rakamın üstünde olanların sayısı kadar? Bu soruların cevabı yok. Sadece hayali. 5,5 milyon kişinin icradan kurtulduğu belirtiliyor. Bu bakımdan kesin çözüm, enflasyonun bir an evvel katlanabilir bir noktaya çekilmesidir. Bunun için de fiyatların emirle düşmeyeceği, üretimin artırılmasına ihtiyaç olduğunu görmek gerekiyor.