Büyük Türkiye! Son zamanlarda çok duymaya başladık. Ben öyle her duyduğuna hemen inanan biri değilim maalesef. İllaki arka planına bakacağım. Soracağım sorgulayacağım. Terazinin kefelerine koyacağım. Tartacağım. Eğer ki seviyorsam bu ülkeyi, daha önemli roller alabileceğine inanıyorsam, elinin uzaktaki kardeşlerine de dokunacağının farkındaysam… Hadi yakından bakalım mevzuya. Beraber okuyalım.
Bir ülkeyi güçlü ve büyük yapan nedir En başlıcası kendi kendine yetmesidir. Halkının refah seviyesi yüksek, alım gücü fazla, ihraç ettiği kendi markaları olan, teknolojik evrimini tamamlamış, toprağını kendi şartlarında eken, sanayisine önem veren, sanayisinin duyduğu hammadde ihtiyacını da kendi karşılayabilen bir ülke güçlü bir ülkedir bana göre. Kişisel borçlanması artan bir ülkenin büyüdüğünden söz etmek mümkün değildir. 2014 bilançosunu okumayı becerebilenler bu ülkenin öyle bahsedildiği gibi büyümediğini, kişisel borçlanmanın had safhada olduğunu, ihracatının yüzde yetmişinin ithal ettiği malzemelere bağlı olduğunu, tüketim toplumu haline geldiğimizi, çok kırılgan bir ekonomimiz olduğunu görebileceklerdir. Ki sadece ekonomik olarak böyle bir tablo var karşımızda. Geleneklerini 10 sene öncesine terk etmiş, kültürel varlığı Şekspir’in yazdıklarına emanet, aile kurumu ve gençliğin korunması anayasal bir mevzu iken göz ardı edilmiş, eğitim sisteminde kara delikler olan bir ülke var elimizde. Çok karamsar bir tablo çizdiğimi düşünüyor olabilirsiniz. Maalesef ki haklısınız. Bunları yıllardır konuşamadığımız, Osmanlıcılık hayali içerisinde fikrimizi hamasi kelimeler terk etmiş olduğumuz için tespit yapmak mümkün olmuyor. Oysaki teşhis, tedavinin başlayabilmesi için en önemli aşama değil midir Büyüklükten ne anlamamız gerektiğini yeniden tanımlamak, meseleyi somut olarak ve objektif değerlendirmek bize ciddi zaman kazandıracaktır. Çok savaş çıkaran, daha çok mermisi olan, sesi daha çok çıkan değildir güçlü. Yara bandı bile sayılmaz bu söylediklerimiz. Avrupa’dan aklınıza geliveren ülkeleri “güçlü” diye anmadan önce sömürüyle ayak durduklarını görmezden gelmemenizi tavsiye etmem lazım. Bugün ne Avrupa, ne Amerika ne de başka bir ülke benim anladığım “güçlü” tanımını karşılamıyor. Çünkü merkezinde “adalet” yok! Bahsi geçen ülkeler varlıklarını devam ettirebilmek için ilk olarak sömürmeye devam etmek zorundalar. Daha da önemlisi onların çıkarlarını tehdit eden sistemle her cephede savaşmalı, gerekirse yeni cepheler açmalılar. Zulüm, güç, kan, gözyaşı ve sömürü üzerine kurdukları bu sistemin düşmanı ne olabilir sizce Aklınıza ilk gelen doğrudur. Acaba demeyin.
Sadece İslam bu düzeni bozabilir ve yerine tüm insanlığın kurtuluşu ve refahı için çözümler sunabilir. Zira bugün adından bahsedilen sistemlerin hiçbirinde “adalet” kendisine yer bulamamaktadır. Tağut sisteminin içinde bocalayan insan daha kavramlara anlam yükleyemeden sömürülmektedir. Bu mevzuyu sadece İslam Devleti ya da Hilafet olarak okumayın. Bugün batı tek başına sorgusuz at oynatırken dünya da ona “dur” diyebilecek bir doğu bloğu olarak bakabilirsiniz mevzuya. Batının derdi orta doğu olduğu sürece de Türkiye her zaman çok önemli bir noktada durmaya devam ediyor. Yapabiliriz. Merkezinde adalet olan bir anlayışla batının karşısına dikilecek ülkeler de bulabiliriz. Ekonomik ve sosyal olarak bu gidişata dur diyebiliriz. Sömürüye hayır diyebilir, mazlumun tutup elinden kaldırabiliriz. Çok uzak bir ihtimal değil bahsettiğim. Fakat önce tohum olmalı. Toprak zaten bereketli. Sonrasında Batı’ya rağmen yeşertebilmeliyiz tohumu. Derdimizi dünya diliyle anlatabileceğimiz onlarca yol bulabiliriz. Zalimi ve mazlumu, terörü ve sömürü düzenini insanlık dışı diye tanımlayabilir, buna yeniden insanların inanmasını sağlayabiliriz. Filmlerin bizi rehin almasına izin vermeyebilir, çökmüş medeniyetlerin köhne anlayışlarını “çağdaşlık” etiketiyle satmaya çalışanlara gülüp geçebiliriz. Çağımızın en zehirli kelimesi olan “özgürlük” kelimesine hak ettiği değeri verebiliriz. Esaretin ne demek olduğunu hatırlamazsak, özgürlük kelimesinin içi kendiliğinden boşalmaya mecburdur. Biz zulme karşı kıyama çıkacak bir omurganın ana kolonu olabiliriz. Ama bunu istemeliyiz. Kolayına kaçmak, yaşadığı gibi inanmaya başlamak, yanlışlarına yandaş satın almak, gerçekleri ötelemek değildir yapılması gereken. Amerika ile iş tutup, Sisi’ye sövmekle değil. Irak için reel politik sazı çalmakla değil, ihracatını Çin’e bağlayıp zulmü görmezden gelerek değil, Doğu Türkistan’lı kardeşleri terörist ilan ederek hiç değil. Muş’ta askerimiz şehid edilirken, büyük şehirlerde panik havası hâkimken Kandil’i bombalayıp bir de üzerinden oy hesabı yaparak hiç değil!
Hemfikir miyiz
Öyleyse;
Kalbinizin sahibine emanet olun…
Eyvallah!!!