Geçtiğimiz hafta Milli Gazete’nin kültür sanat sayfasında araştırmacı-yazar Fahrettin Gün Hoca ile yapılan röportajın devamı.
RÖPORTAJ: MUHAMMED ALİ TÜREGÜN
Şimdide dilerseniz konuyu Mehmed Âkif’in eğitimcilik vasfına getirelim. Bildiğim kadarıyla Mehmed Âkif, Darülfünun başta olmak üzere pek çok okulda hocalık yapmıştır. Hatta da sonra Mısır yıllarında da 1929’dan itibaren Kahire Üniversitesi’nde hocalık görevini sürdürmüştür. Bu bağlamda Mehmed Âkif’in eğitimcilik vasfını ele alırsak nasıl bir durumla karşılaşırız, özelliklede çocuk eğitimi konusunda?
Mehmed Âkif’ten söz açıldığında ilk akla gelen onun şairlik yönüdür. Fakat o aynı zamanda Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinin önde gelen mütefekkirlerinden ve eğitimcilerden biridir. Çünkü o pek çok meselede özellikle de içtimai konularda fikir ve görüşlerini serdetmiştir. Her ne kadar toplum katmanlarında şairlik vasfı öne çıksa da, resmi mesleğinin “Baytarlık” ve “Muallimlik” oluşu onun farklı ve ayrıcalıklı bir münevver olduğunu gösteren vasıflardır. Yine 1908’den 1925’e uzanan süreçte devrinin en etkin basın organlarından biri olan ve çıkış sürecinde “İttihad-ı İslâm’ın” neşir organı şeklinde neşvünema bulan Sırat-ı Müstakim-Sebîlürreşâd mecmualarının başyazarı ve genel yayın yönetmeni gibi unvanlarla matbuat hayatında uzun süre yer alması, onun çok yönlü bir ve mütefekkir olduğunu gösterir. Onun bütün eserleri İslâmi bir tefekkürün derin izlerini taşır.
Türkçeyi mükemmel biçimde bilen ve kullanan, mazmunda önüne geçecek bir isim olmayan Âkif, anadilinin yanı sıra Arapça, Farsça ve Fransızcaya da son derece vakıf bir şahsiyettir. .
Üstad Âkif, 3 Haziran 1912 tarihli Sırat-ı Müstakîm’in 93. sayısında kaleme aldığı “Hasbıhal” başlıklı yazıda “çocuklarımızı kendimize benzetmemizin cinayet olacağından” bahisle çocuk eğitiminin önemine ve çocukların nasıl eğitilmesi gerektiğine dair görüşlerini şöyle dile getirir:
“Bizim adam olabilmemiz için çocuklarımızı okutmaktan, asrın icabına göre terbiye etmekten başka çare olamayacağını anlamayan ya hiç kimse yoktur, ya pek azdır. Kendimiz ister okumuş, ister görmüş olalım… Artık mâziye karışmış sayılacağımız için, bugün düşüneceğimiz bir şey varsa o da istikbâldir, yani evlatlarımızdır.
Çocuklarımıza kendi terbiyemizi vermeye çalışırsak cinayet işlemiş oluruz. Hikmeti doğrudan doğruya Peygamberimizden alan, öğrenen Hz. Ali diyor ki: “Ciğerpârelerinize yalnız kendi terbiyenizi giydirmeye çalışmayınız. İyice hatırınızda olsun ki onlar sizin yaşamakta olduğunuz zamandan başka bir zaman için yaratılmışlardır.”
Âkif çocuklara verilen bilgilerin içeriğinin önemine de değinir. Çocuklara lüzumsuz ve faydasız bilgileri öğretmek yerine, yararlı bilgilerin öğretilmesinin lüzumunu ise şöyle konu edinir:
“İçimizde tahsil hayatının ne acıklı bir surette geçip gittiğini hatırlamayacak kimse var mı? Bilgi namına kafamıza doldurduğumuz şeylerden ne istifade ettik? “Düşünüyorum da sekiz yaşında ezberlediğim birçok cümleleri, metinleri otuz sene sonra anlayabildiğimi görüyorum! Tabiî on beş yaşlarında iken okuduklarımı anlayabilmeye ömrüm müsait olmayacak.
Acaba hazmedemeyeceği kadar kuvvetli yemeklerle harap edilen mide gibi, bu şekilde özümseme işinden, alışkanlığından mahrum kalan akıla, şuura yaratılıştaki faaliyeti geri vermek, bozuk bir hazımla ilgili cihazı tamir etmeye benzer mi? Mümkün ile mümkün olmayan kıyaslanılabilir mi?”
Üstad Âkif, çocukların eğitimine dair bu eleştirilerle de yetinmez. Okul kitaplarının çocukların anlayacağı bir seviye ve anlaşılır bir lisanla yazılması gerektiğini belirtir ve konuyla ilgili şu görüşleri dile getirir:
“Bugün mini mini çocuklar için yazıldığı yazarları tarafından belirtilen, söylenen öyle okuma kitapları, öyle fen kitapçıkları görüyorum ki onları anlamak hususunda ben bile sıkıntı çekiyorum! Pekâlâ, bunları benim çocuklarım nasıl anlayacak? …”
Aynı konuda ailelere, anne babalara da seslenen Üstad Âkif, çocukların eğitiminde ebeveynlerin hassas olması ve onları nasıl eğitmeleri gerektiğine dair görüşlerini şöyle ifade eder:
“Muhterem okuyucularımızın birçoğu aile sahibidir. Çocuklarının akşam sabah okula götürüp getirdikleri kitapları lütfen bir kere gözden geçirsinler; bir kere de çocuklara okudukları şeyleri sorsunlar? Görecekler, anlayacaklar ki, o çaresiz yavrucaklar hiçbir şey anlamıyorlar; beyinlerindeki bilgiyi emanet para gibi taşıyıp duruyorlar! Yazık değil mi? Biz sersem olduk diye çocuklarımızı da mutlaka kendimize mi benzetmeliyiz?”
Pek çok şiirinde de eğitim konusuna temas eden Mehmed Âkif, İslâm’ın korunması ve anlaşılması için ilme ihtiyaç olduğuna vurgu yapar. Çünkü ona göre dindar olmak ve dini korumak, dini anlamak ancak ilim ve eğitimle mümkün olabilir. Dinin cehaletle yaşamasına imkân yoktur. Bu nedenle yapılacak ilk iş bilgi edinmek olmalıdır…”
Eğitimciliğin önemine de değinen Üstad, “Fatih Kürsüsü”nde” adlı eserinde (Bkz. Safahat, Dördüncü Kitap, s. 244- 245.) eğitimci olmanın dört önkoşulunu da şöylece sıralar:
“Eğitimcilerde ilk olarak iman ve terbiye aranmalıdır. Aranacak diğer iki vasıf ise eğitimcinin yetenekli ve vicdanlı olmasıdır. Bu vasıflardan yoksun olan kimselerin eğitimci olması mümkün değildir. Çünkü eğitimcilerin görevi kutsal ve büyüktür…”
Liyakatsiz eğitimcilere ağır eleştiriler yönelten Âkif, başımıza gelen bütün olumsuzlukların, belâların cehaletimiz yüzünden geldiğine dikkat çeker. Bu nedenle ilim öğrenmenin gerekliliğini belirtir. Çocuklarımızın ise ilim öğrenirken din ve mukaddesata son derece saygılı olunması gerektiğinin altını çizer. Nitekim şu mısraları bu açıdan çok manidardır:
“Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet…
Ey derd-i cehalet, sana düşmekle bu millet!
Bir hâle getirdin ki; ne din kaldı ne namus!
Felaketin başı, hiç şüphe yok cehaletimiz,
Bir derde çare bulunmaz-ne olsa-mektepsiz,
Hesap edilirse cehalet kadar çıkar mühlik,
Maarif oldu mu bir yerde sade müstehlik.”
Eğitimde sevgi ve müsamahanın önemine, gerekliliğine de değinen Üstad Âkif, çocuk eğitim ve öğretiminde dayağın yeri olmadığını dikkat çeker. Nitekim onun şu tek mısraı bile bu gerçeği bütünüyle ortaya koymaya yeter:
“Gül değil, kıl bile bitmez sopa altında…”
Sizin bir kitabınız var: “Mehmed Âkif-Tevfik Fikret Çatışması”… Buradan hareketle Tevfik Fikret de bir eğitimcidir. Onun eğitimciliği vasfı konusunda neler söylersiniz?
Fikret inançsızlığın açmazlarında kaybolup gitmesinin yanı sıra, hocalık yaptığı okullarda öğrencilerini de kendisi gibi aynı açmaza, aynı felakete sürüklemeye çalışmış bir şair ve eğitimcidir. Bunun en belirgin şahidi de onunla uzun yıllar Galatasaray Lisesinde hocalık yapan Babanzâde Ahmed Naim’dir. Ahmed Naim, öncelikle Fikret'in etkili bir konuşma gücüne sahip olmasının kendisinde herkesten üstün olduğu yolunda bir vehme kapılmasına sebep olduğunu belirtir ve Fikret’in, Yaratıcı’ya hitaben: "Ben benim, sen de sen, ne rab, ne ibad" diyecek kadar mağrur ve cüretkâr olduğunu, dolayısıyla bir tür tatminsizlik içinde bulunduğunu zikreder. Sâdece bununla da yetinmez. Fikret'in bu üstünlük vehmiyle Amerikan bayrağı altında Protestanların propaganda ocağı olan Robert Kolej'de külliyatlı bir maaşla görev kabul ederek Müslüman gençlerin dinî ve millî duygularını bozmaya karar kıldığını ve en nihayet orada ve böyle menfi bir hizmette can verdiğini belirtir. Galatasaray Lisesi’nde beraber çalıştıkları süre içerisinde Fikret'i iyi tanıdığını, hoş sohbet birisi olmakla beraber onda iman ve İslâm'a dair bir işarete rastlamadığı gibi Fikret'in ahirete inanmadığını o zaman kendisine söylediğini hatta Mekteb-i Sultânî' yâni Galatasaray Lisesi’nden istifa edip Robert Kolej'e geçmesinin sebebinin, dinsiz olarak yetiştirmek istediği öğrencilerin Müslüman bir çevrede (Galatasaray) sıkıntı çekmemeleri olduğunu, yine bizzat kendisine söylediğini ifade eder. Hal böyle olunca Fikret’in payına düşen koskoca bir onmazlık ve olumsuzluktur; arkaizmin labirentlerde kaybolup gitmektir. Çünkü inanç özgülük, inkâr ise tutsaklıktır. Fikret de bu toprakların çocuğu olmasına rağmen çoğu Tanzimat ve Meşrutiyet aydını gibi pozitivizmin cenderesinden kendine kurtaramayarak “ilhad” çukurunda ömrünü tamamlamış ve hakikatin sırrına erememiştir. Tabii bu noktada dramatik olan husus, otuzlu yaşlara kadar inançlı Fikret’in, otuzundan sonra İkinci Fikret olarak ateizmin cenderesinde boğulmuş olmasıdır…
Şimdi de dilerseniz Mehmed Âkif ve Tevfik Fikret’in oğullarından konu edinelim. Mehmed Âkif’in oğlu Emin ve Fikret’in oğlu Haluk’un ve bunların dramatik yaşamları konusunda bilgi verir misiniz?
Çoğu Tanzimat ve Meşrutiyet aydınlarının dramı gibi Tevfik Fikret’te ruhi trajediyi yaşarken başarısızlar ve “nasipsizler” cephesinde yerini alır. Çünkü Fikret’in zihninde göçen “Kâinâtı muhît olan Zât-ı İlâhî değil, Fikret’in zihnindeki ulûhiyet fikridir.” Fikret ne yapacağını bilmez bir şekilde sarsıldıkça sarsılır. Özellikle de hayatının son döneminde büyük ümit bağladığı, teselli kaynağı olarak gördüğü ve dünyasında şiirleri gibi her şeyini hasrettiği biricik oğlu Halûk’un Amerika’daki ilgisiz tavrı onu bütünüyle olumsuzluğa sürükleyerek onu hayattan koparır.
Bu nokta Fikret'in, inanç ve düşünce serüvenini düşündüğümüzde, bir mümin olarak gerçekten hüzünlenmemek elde değildir. Keşke Tevfik Fikret de, ateist içerikli o şiirleri yazmayıp, tabiata taptığını belirten mısraları serdetmeyip, bir ikinci Mehmed Âkif olup milletimize güzellik ve doğruluğun yolunu gösterseydi… Fakat gösterememiştir. Hiç şüphesiz bu büyük bir kayıptır. Bunun için Fikret’in dramını düşündüğümüzde fazlasıyla üzülmemek elde değildir…
Ayrıca onun büyük umud bağladığı, şiir üstüne şiir yazdığı oğlu Halûk Fikret’in daha babası Tevfik Fikret yaşarken lise eğitimi için gönderildiği İskoçya’dan lise eğitimini bitirip, Hıristiyan olarak Türkiye’ye dönmesi, daha sonra gittiği Amerika’da 1943’te önce rahip yardımcısı ve 1956'da da Presbyterian Kilisesi'nde Orlando'da başrahiplik rütbesini alması ve 1965’te bu görevde iken ölmesi yine hüznümüzü artıran bir başka vahim hadisedir.
Mehmed Âkif’in oğlu olan Emin’in yaşam serüveni de bir hayli ıstırap ve hüzünlüdür. Kırklareli’nde askerlik vazifesini yaparken Arapça bildiği için ara sıra arkadaşlarına Kur’ân öğretir, âyetleri tefsir ederken yakalanır. Bu hareketi irtica mâhiyetinde görülür. Divân-ı Harb’e verilir ve tutuklanarak hapse konur. Tevkifhaneden beraber bulunan bir çavuşun yardımıyla firar eder. İstanbul’a gelir, oradan bir vapurla Mersin’e gider. Mersin’den yaya Antakya’ya giderken yakalanır. Tekrar hapse konur. Sonra Bursa’da bir çiftlikle işe yerleştirilir. Âkif’in oğlu olduğu için işten çıkarılır. Eşi vefat eder. Sonra uyuşturucu ve içki bataklığına düşer ve Tophane’de bir kış günü (24 Ocak 1967), açık bir kamyonun karoserinde donmuş olarak bulunur…
Bir notada Âkif’in büyük bedelin benzerini onun oğlu olarak ağır bir biçimde öder. Buna karşın gerek Haluk’un ve gerekse Emin’in serüveni hüzün ve acı veren bir serüvendir…
Hocam hem gençlerin hem de gençlerle ilgilenen gerek eğitimcilerin, gerekse ebeveynlerin kendilerini yetiştirmeleri ve geliştirmeleri için nelere dikkat etmeleri gerekmektedir? Özellikle de öğretmenlerin…?
Eğitim başlı başına bir sanat, insan yetiştirme sanatıdır. Her bir eğitimci bir ruh arkeoloğu misali çocukların ruh ve düşünce dünyalarını güzel fikirlerle bezeyip, onlar ahlâklı birer insan olarak yetiştirirler. Bu bağlamda Hz. Peygamber’in “Ben bir muallim olarak gönderildim” ifadesi öğretmenlik mesleğinin ne denli anlamlı ve önemli bir meslek olduğunu ortaya koyan bir ifadedir. Bu hadis öğretmenlik mesleği için hem en büyük paye, hem de en büyük bir ayrıcalık olduğunu pek güzel bir biçimde ortaya koyar.
Buradan hareketle eğitim ve öğretimi; “İnsanı güzel ahlâk sahibi yapma” faaliyeti olduğuna vurgu yapıp, öğretmenliği de bu faaliyeti icra eden kişiler olarak nitelemek pek âlâ mümkündür. Bu sebepledir ki dünyanın en zor, zor olduğu kadar da en güzel mesleklerinden biri öğretmenliktir. Çok zor ve o denli meşakkatli bir zanaattır. Öğrencilerle uğraşmak, onlarla hemhal olmak, onları yönlendirip istikamet vermek çok emek isteyen ulvi bir iş, ulvi bir eylemdir.
Bu açıdan bakıldığında öğretmenlik çok dikkat gerektiren bir meslektir. Bundan dolayı öğretmenlerin hata yapma lüksleri yoktur.
Öğretmen bir kuyumcu titizliği ile bir fidan gibi büyüyen çocukları maddi ve manevi olarak eğitecektir. Bu eğitim sırasında öğretmenler alabildiğine duyarlı davranarak çocukların ruh ve düşünce dünyalarını müsbet olarak etkileyecektir. Yetkin ve o derece mesleğine kendilerini adamış olmaları öğretmenler için bir ön şarttır. Bunun içinde öğretmenlerin toplumda her açıdan birikimli olmaları gerektiği ortadadır. Ne var ki kitap okumayanlar ülkesinde şimdilerde bu pek mümkün görünmemektedir. Okumayan bir toplumda okumayan eğitimci olmak, eğitimin önünde en büyük engel teşkil etmekten başka bir şey değildir…
Ne var ki ülkemizde eğitim ve öğretim noktasında açmaz hala devam etmektedir. Unutulmasın ki, öğretim bilgi işidir akla hitap eder; eğitim ise bir sevgi işidir kalbe hitap eder… Henüz ülkemizde bu ciddi ayrımın farkına varılmadığı için yalnızca öğretimle yetilmekte, eğitim ise ihmal edilmektedir… Böylelikle olan çocuklarımıza olmaktadır…
Eğitim sistemi konusunda, özellikle de batı ve yerli eğitim konusunda düşünceleriniz nedir? Sıklıkla batı eğitiminin nesilleri mahvettiğine vurgu yapıyorsunuz. Bunu izah eder misiniz?
Kendi kültürümüze ve medeniyetimize özgü bir eğitim sistemini hayata geçirmeliyiz. Hâlâ bizim kendimize özgü bir eğitim sistemimiz yok. Var olan ise batı endeksli, bize yabancı olan bir sistem. Durum böyle olunca Batıyı taklit ettiğimiz süreçte öykünmeden, geri kalmaktan başka elimize bir şey geçmeyeceği artık bir realitedir. Bunu da en güzel biçimde Muhammed İkbal, “Batı eğitimi, modern bilimi vermeye çalışırken buna paralel olarak bireydeki ruhu öldürür...” diyor. Özellikle de İslâm coğrafyasındaki yeni neslin açmazlarını ve zafiyetlerini modern eğitime bağlıyor. “Bilhassa korku ve ahlak zafiyetini…” ve ekliyor:
"Kültürlü, münevver gençlerin kafaları bomboş, dudakları hakikate susamış olmakla kurumuş, yüzleri parlak, ruhları karanlık, akılları aydınlığa muhtaç, görüşleri fersiz ve bakışları da zayıftır. Sanki bu âlemde hiçbir şeye şahid olmamışlardır… Kendilerini inkâr edip başkalarına inanıyorlar... Ümit, onların kalbindeki beşiğinde ölüp yok olmakta ve bunlar artık hürriyeti düşünememektedirler. Modern okullar bunlardan dinî hisleri çekip almıştır. Onlara onları şahsiyetlerinden uzaklaştırmış ve Batı medeniyetini onlara süsleyip sevdirmiştir. Onlar da bu yüzden bir arpa ekmeği için yabancılara avuç açıyorlar ve bu hususta ruhlarını bile satıyorlar. Eğitimciler ise onların kıymetini -ne yazık ki- bilmiyorlar. Onlara şereflerini haber vermiyor ve şahsiyet de kazandırmıyorlar. Bu gençler mü'mindirler fakat ölümün sırrını da bilmiyorlardır. Allah'tan başka bir güçlü ve galibin olmadığına da inanmıyorlar. Avrupa'dan Lât ve Menât gibi putları satın alıyorlar. Müslümandırlar, fakat kalpleri putların etrafında tavaf etmektedir. Avrupa onları savaşsız öldürmüştür. Edepsiz akıl ve düşünürler, katı kalpler, haramdan sakınmayan gözler, afet ve felâketler karşısında erimeyen kalpler... Onların elde ettikleri bütün ilim ve fen, din ve siyaset, akıl ve kalp, hepsi birden maddiyat etrafında dönmektedir. Düşünceleri hiçbir değer taşımamakta..., hayatları ise, donuk, hissiz ve bir işe yaramamaktadır..."
Modern eğitim sistemini sert bir biçimde tenkid eden İkbal, modern eğitimcileri de nesilleri ruhsuz ve şuursuz yetiştirdikleri için Allah'a şikâyet şöyle şikâyet eder:
“Allah'ım! Modern eğitimi yürütenlerden şikâyetimi sana arz ediyorum. Çünkü onlar kartal yavrularını küçük ve zararsız kuşlar gibi, aslan yavrularını da kuzu terbiyesiyle terbiye ediyorlar."
Bu ifadelerden bizim payımıza ne düşüyorsa onu fazlasıyla almakta fayda var…
Bugün kendi eğitim sistemimizi oluşturmak, çocuklarımızı evrensel inancın istikamet verdiği bir düzlemde yetiştirmek için eğitimcilere hangi eserleri okumalarını tavsiye edersiniz?
Kutlu Kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in meal ve tefsirleri en fazla okumamız gereken kitaplar... Sonra Hadis külliyatı, Sevgili Peygamberimizin Hayatı, Ashabın hayatları… Ve Şark Klasikleri… Eğitim noktasında özellikle İmam-ı Azam, İmam-ı Gazali, Kınalızâde Ali Çelebi, Aşık Ali Paşa, İbn- Haldun, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Celalzâde Mustafa Çelebi, Muhammed ez-Zernûcî, Ahmed Cevdet Paşa, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Mehmed Âkif, Babanzade Ahmed Naim, Muhammed İkbal, Mustafa Satı, Ahmed Hamdi Akseki, Ömer Nasuhi Bilmen, Muallim Cevdet, Muhammed Hamidullah, Sezai Karakoç ve daha nice bilgeler, eğitimciler, mütefekkirler… Bunlar ilk aklıma gelen isimler. Bunlara onlarcasını eklemek mümkün. Bunlar okunursa hasta maarifimizi, yatalak halinden kurtarmak mümkün… Tabii Batı klasiklerinide okumak gerek ektedir… Lakin önce kendi mütefekkirlerimizin, bilgelerimizin eserleri olan Şark klasikleri, sonra da Batı klasikleri okunmalıdır…
Bir de sizin karşı çıktığınız gençlerin kategorileştirme meselesi var. Bu konudaki neler söylersiniz
Eğitimde moda haline getirilen “kuşak meselesi”… “X” kuşağı, “Y” kuşağı, “Z” kuşağı… Bunlar çocukların, gençlerin anlaşılmasını zorlayan, kavram kargaşası oluşturan hususlar. Çocuklar, gençler ifadeleri dururken onları harflere indirgeyip bilinmezliğe sürüklemek, deyim yerindeyse onlarla aramıza duvar örmek, hat çekmek, onlarla aramıza mesafeler koymak gibi geliyor bana. Bu nedenle bu yersiz kategorileştirmelere çok olumsuz buluyorum. Dedim ya, onları ifade eden “çocuklar”, “gençler” neyimize yetmiyor? Neden bir matematik, kimya formülü gibi, onları harflere indirgiyor ve bir bilinmezliğin içine sokuyoruz.?
Bunlar bir özenti ve kompleksin dışa vurumu değil mi? Nesli teknolojik anlamda kategorileştirme ve bir birinden ayırıp yabancılaştırmadan farklı bir şey değildir…
Şimdi de “alfa” kuşağı…
Son olarak söylemek, eklemek istediğiniz bir husus var mı?
Söyleşimizi isterseniz eğitimcilere dair yine Muhammed İkbal’in şu anlamlı ifadeleriyle bitireyim:
"Ey Doğu neslinin eğitimcisi! Allah gençliğini sana bağışlasın. Onlara biraz tevazu dersi ver; izzeti nefisle beraber alçak gönüllülüğü de öğret. Onlara kayaları nasıl yaracaklarını, dağları nasıl tesviye edeceklerini haber ver. Çünkü Batı onlara ancak cam yapmayı öğretti. Birbirini takip eden iki yüzyılın köleliği onları üzdü ve kalplerini yıprattı. Onlara güven ve itimadı nasıl iade edeceğini, fikri karmaşıklıkla ve karışıklıkla nasıl mücadele edeceğini sen düşün ve sonra da onlara öğret..."
Evet, İkbal'in de dediği gibi ümmet olarak, ülke olarak şimdi düşünme zamanı... Hem de modernizmin büyüsünden ve boyun ağrılarından kurtularak... Özgürleşmek için düşünmek bir zorunluk ve ön koşuldur çünkü...
NE OKUYALIM?
DİVAN
Edebiyatçı-yazar Dr. Ömer Demirbağ Hoca'nın "Divan" adlı eseri kendi şiirlerini toplamış olduğu bir eserdir. Kitabı açınca sol sayfada şiir latin alfabesi ile yer alırken sağ tarafında şiirin osmalıca olarak yazılmış hali yer almaktadır. Kitap bu yönüyle osmanlıca okumaya teşvik etmekte, 1000 yıllık mirasımıza sahip çıkmaya bizleri davet etmektedir.
Adından da anlaşılacağı üzere divan şiiri tarzında yazılmış olan eser Dr. Ömer Demirbağ Hoca'nın 16 yaşından beri kaleme aldığı şiirlerden oluşmaktadır. Eser; Gazeller, musammatlar, Nazm'ler ve Ayşe'ye Dair ismindeki dört bölümden oluşmaktadır.
Kadim medeniyetimizin bir tezahürü divan edebiyatını ve tasavvuf-şiir arasındaki güçlü bağı bu kitapta bulabileceksiniz.
Yazar: Dr. Ömer Demirbağ
Yayınevi: DİB Yayınları
Sayfa Sayısı: 272
HEKATON'LA SON TANGO
Psikiyatrist Dr. Mustafa Merter Hoca'nın kaleme almış olduğu eserlerden biri olan "Hekaton'la Son Tango" isimli kitap; aileyi ifsad etme ve insanlığı yeniden yapılandırma küresel projesinin bir meta-analizidir.
Aileye savaş açan insanlık düşmanı dünya siyonizminin basın, medya, kültür, akademi gibi bir çok cepheden yürüttüğü ifsad planlarını somut veriler ve örneklerle ortaya koymaktadır.
Kitabın arka kapak sayfasından biebie bölümü sizlerle paylaşmak istiyoruz:
"Son tango”nun Hekaton’u ise küresel çapta sürdürülen çeşitli propaganda ve eşik altı mesaj uygulamalarıyla “Aileyi İfsad Etme ve İnsanlığı Yeniden Yapılandırma Küresel Proje Savaşı”nın bir temsilidir. Günümüzün Web 2.0 ve yeni medya dünyasında kadim terbiye sisteminin çökertilmesi, kadın hakları adı altında bir “erkek kadın” figürü yaratılması, baba otoritesinin kasıtlı olarak yıktırılması, her türlü cinsel sapkınlığın eş zamanlı olarak arttırılması ve “toplumsal cinsiyet” adı altında kadın ve erkek farkının ortadan kaldırılması gibi beş ana cephede süren bu savaşa ulusal ve global anlamda, ayağı yere basan çözüm önerileriyle dur demenin vakti gelmiştir."
Yazar: Dr. Mustafa Merter
Yayınevi: Ketebe Yayınları
Sayfa Sayısı: 296






