Fahrettin Gün Bey edebiyat dünyamızda Mehmet Akif Ersoy ve yakın dostu Eşref Edip gibi son asra damgasını vurmuş münevver şahsiyetlerle ilgili çalışmaları bulunan ve aynı zamanda yakın tarihle ilgili araştırmalar yapan bir yazarımızdır. Kendisiyle eğitim ve gençlik meselelerini ve bu konuda yakın tarihimizdeki büyük şahsiyetlerin yaklaşımları üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Röportaj: Muhammed Ali Türegün

"Çocukları Öpmekte Meleklerle Yarışmak" isimli kitabınızda eğitimin anne karnında başladığını söylüyorsunuz. Sizce gençlerin eğitiminde anne karnından başlanılarak akıl baliğ oldukları döneme kadar ki süreçte anne-babalara ve eğitimcilere düşen sorumluluklar, görevler nelerdir?

Evet, eğitim anne karnında başlar. Çocuk anne karnında iken dört ayı tamamlandığında Kutlu Kitabımızın ifadesiyle ruhu üfürülür. Artık anne rahminde duyan, hisseden bir canlı vardır. Bu süreçte annenin oldukça hassas davranması, kendini üzecek davranışlardan kaçınması, yer yer karnında taşıdığı çocukla konuşması ve ona şefkat göstermesi gerekmektedir. Babanın da eşine iyi davranması, olumsuz davranışlardan kaçınması, onu helal rızık ile beslemesi, eşine sevgi ve anlayışlı olması gerekmektedir.

Çocuğun dünyaya gelmesiyle birlikte bu kez anne ve babanın asıl görevleri başlamaktadır. Malum olduğu üzere çocuğun ilk eğitimcileri anne ve babalardır. Hal böyle olunca evde bir huzur ortamı oluşması ve çocuğun bu ortamda büyümesi oldukça önemlidir. Sorumluluk noktasında anne ve babanın payları ortaktır. Adeta bir tahterevalli oyunu gibi çocuk merkeze alınarak anne ve babanın bu oyunu dengeli bir biçimde oynamaları gerekmektedir. Eşlerden birinin bu oyunu oynamaktan vazgeçmesi, yani sorumluluktan kaçınması, çocuğun eğitiminin eksik kalması anlamına gelir. Bu süreçte dikkat edilmesi gereken husus, çocuğun televizyon gibi unsurlardan uzak tutulması, onun zihin dünyasının boş ve anlamsız karelerle, boş figürlerle doldurulmamasıdır. Bu noktada çocuğa 3-4 yaşlarında Allah ve Resûlullah sevgisinin öğretilmesi, aşılanması büyük bir görev ve sorumluluktur. Tabi anne ve babanın yaşamlarıyla, yaptıkları ibadet ve eylemlerle ona örnek birer rol model olmaları elzemdir.

Yine bu minvalde çocuk eğitiminde karakterin eğitilmesi hususu asla gözden ırak tutulmaması gereken bir olgudur. Bu oldukça zorlu bir iştir. Hatta bu sebeple pedagoglar, psikologlar insandaki en zor eğitimin karakter (seciye, huy, tabiat, ayırıcı vasıf) eğitimi olduğunu söylerler. Karakteri besleyen huyların değişiminin en zor olduğunu yine dile getirmekten de kaçınmazlar. Bu yüzden “Can çıkar huy çıkmaz”, özdeyişi de bu savı doğrulayan bir söylemdir.

Diğer taraftan çoğu eğitimbilimci ve psikolog, karakter eğitiminin anne karnında başlayıp 3–4 yaşına kadar devam ettiği konusunda hem fikirdirler. Bazıları bu yaşın 3–4 değil de 6–7 yaşına kadar devam ettiğini ileri sürerler.

Fakat burada dikkat çekici husus şudur: Karakterin oluşumu ve tamamlanması ister 3–4, isterse 6–7 yaşına kadar sürsün, çocuğun hayat boyu sürecek karakter olgusunun daha çok küçük yaşta oluştuğu ve oluşan bu karakter yapısının hayat boyu sürecek olduğudur. O nedenle en mühimsenmesi gereken olgu bahsi geçen yaşlarda sağlıklı bir ruhi gelişimin olması, şahsiyetinin sağlıklı bir zeminde neşet etmesi için çocuklara gereken ilgi ve alâkanın gösterilmesinin gerektiğidir.

Bu noktada şahsiyetli bir gelişimin olması için çocukların özgüven ve özgür bir ortamda yetişmesi en önemli koşullardan biridir. Özgüven için ise manevi-ruhi eğitim olmazsa olmazlar arasındadır. Manevi eğitimin istenildiği ölçüde verilememesi karakteristik gelişimin tamamıyla aksaması ve karakter eğitiminin eksik bırakılması anlamına da gelir. Çünkü çocuk şahsiyetinin oluşumunu, karakteristik gelişimini tamamlayamazsa, dürüstlük, yardım severlik, saygı, sevgi, doğruluk, vicdan, adalet, şükür, anlayış, sabır, hoşgörü, azim, çalışkanlık gibi ahlaki değerlerle bir bileşke oluşturamaz. Bu sebeple karakter eğitiminde şahsiyetin gelişimi ve olgunlaşması ana hedeftir.

Karakter eğitimi daha açık bir deyişle çocuğun inanç olgusuyla tanışıp, var ve bir olan Allah’a inanmanın, onun yüceliğini algılamanın, toplumun ruh hamuru ve fikir mayası olan manevi değerlerle hemhal olmanın hayata yansımasıdır. Çocuğu hayat yürüyüşüne alıştırma denemesidir. Ahlâkî davranışların benimsetilip, içselleştirilmesi çabasıdır. Hayata başlayan bireyin hayatı keşfetme ve onun üstesinden gelme girişimidir.

Dilerseniz bu kadar cevapla yetinelim. Çünkü bu konu oldukça önemlidir. Sizin de belirtiğiniz gibi ben konuyu “Çocukları Öpmekte Meleklerle Yarışmak” ve “Çocukların Kokusu Cennetin Kokusudur” başlıklı eserlerimde izah etmeye çalıştım.


Mehmed Âkif Ersoy'un yakın dostu Eşref Edib’le ilgili de çokça çalışmanız var. Eşref Edib'in "Çocuklarımıza Din Kitabı" adlı eserini eşiniz yazar Mine Alpay Gün Hanım’la birlikte hazırlayıp yayınladınız. O eser özelinde çocukların dini eğitiminin nasıl verilmesi gerektiği hakkında neler söylersiniz?

Eşref Edib tarafından kaleme alınan “Çocuklarımıza Din Kitabı” başlıklı eser, yetmiş küsur yıl önce yazılmış ve yazıldığı dönemde büyük bir sevinçle, heyecanla, takdirle karşılanmıştır.

Yayınlandığı dönemde Diyanet İşleri Başkanı olan Profesör Ahmet Hamdi Akseki, “Sahîh-i Buhârî” adlı hadis kitabının 4. cildinden itibaren mütercimi olan Profesör Kâmil Miras gibi Cumhuriyet döneminin önde gelen ilim adamları tarafından çok başarılı bulunmuş, hakkında övgüye değer pek çok yazı kaleme alınmış, bütün velilere, anne babalara bu kitapları çocuklarına okutmaları tavsiye edilmiştir.

Bahsi geçen eser başlangıçta yasaklanmış, toplatılmış daha sonraki çok partili hayata geçiş süreci olan 1945’lerden sonra serbest bırakılarak 1940’lı yılların sonunda birçok baskısı yapılmıştır.

Eşref Edib tarafından olağanüstü siyasi koşulların hüküm sürdüğü bir süreçte hazırlanan, hatta tek parti yönetimince çeşitli bahanelerle yayını durdurulup toplattırılan bu güzide kitaplar, çocukların yaş seviyesi, anlayış seviyesi dikkate alarak hazırlanmış, Müslüman anne babaların, Müslüman çocukların istifadesine sunulmuştur.

Bu noktada söyleyeceğim husus, yukarıda da ifade ettiğim üzere dini eğitim verilirken çocuğun karakterinin dikkate alınması gerektiğidir. Zaten sizin de “Çocuklara dini eğitim nasıl verilmelidir?”, sorunuz karakter noktasında düğümlenmektedir.

Bilindiği üzere çocukların ilk öğretmenleri ebeveynleri, yâni anne babalarıdır. Daha sonra yaşı büyüdükçe ebeveynlerinin öğretmenliği sürerken, öğretmen halkasına yenileri eklenir. Dolayısıyla çocuğun ruh hamurunu, fikir mayasını anne, baba ve öğretmenleri birlikte “yoğururlar”. Bu açıdan marangozlukla, öğretmenlik arasında benzerlik vardır. Marangozlar da öğretmenlerde her şeyi milim milimine santim santimine ölçüp biçerler. Sonra da biri insanı, biri de ağacı yontmaya ve istenilen şekli vermeye başlar. Marangozun işi günler alırken, öğretmenlerin mesaisi ise yılları bulur. Marangoz yaptığı eseri götürür, ölçüye uymazsa, fazla gelirse keser, tekrar ölçüyü tutturmaya çalışır... İstenilen ölçüleri biraz çabalayarak zor da olsa tutturtur. Öğretmenlerin ise böyle bir şansları yoktur. Şayet bazı olumsuzluklar, bazı huyları fazla gelirse ne yontabilir, ne de fazlalıkları kesebilirler. Çünkü muhatabı insandır. Hâl böyle olunca öğretmenler çocukları eğitirken marangozdan daha hassas davranmak zorundadırlar. Böyle bir süreçte öğretmenleri insan yetiştiren sanatkârlar olarak nitelemek hiç de yanlış olmaz.

Öte yandan eğitime dair, çocuğun nasıl yetiştirileceğine dair yazılan kitaplar konusunda da azami dikkat göstermek gerekir. Her kitapta anlatılan eğitim ve öğretim yöntemlerini her çocuğa uygulamak doğru bir davranış değildir. Zaten uygulansa da fazla bir netice alınamaz. Çünkü her çocuk farklı fıtratta, farklı mizaçtadır. Asgari bazı konularda aynı yöntemler elbette uygulanabilir. Lâkin bazı yöntemler bir çocuğu motive edip başarılı kılarken, aynı yöntemler bazı çocuklarda aynı etkiyi göstermeyeceği gibi aksi tesir de yapabilir.

Bu noktada insanın yaratılış serüveni ve yeryüzüne sınav için gönderildiği hususu ele alındığında, insanın meyilleri ve kabiliyetleri de buna dâhil edildiğinde eğitim ve öğretimin fonksiyonu daha iyi anlaşılır. İnsanların hem iyiliğe, hem de kötülüğe meyli ve kabiliyetleri vardır. Şayet mizaçları ve kabiliyetleri noktasında insanlara uygun yöntemler tatbik edilirse pek tabii o insanları eğitmek mümkündür. Yeter ki uygun eğitimleri tatbik edilsin…
Doğuştan getirilen kabiliyetlere göre ise her insanın eğitimi farklılık ve ayrıcalık arz eder. Bu durum ise bazı insanların eğitimini kolaylaştırırken, bazı insanların eğitimini zorlaştırır. Lakin eğitim konusunda Hz. Peygamber’in, “İnsanlara akılları ölçüsünde konuşunuz” buyruğu hiç hatırdan çıkarılmaması gereken en önemli olgudur, en önemli prensiptir…
İyimserlik ve kötümserlik noktasında payımıza düşen ise, inanç düzlemindeki “Korku ve Ümit” arasındaki devri daimden farklı değildir. Fakat konu eğitim olunca ümit olgusu daha fazla öne çıkmaktadır. Eğitimdeki açmazların giderilmesi konusunda ise, sabır ve ümit en etkili metot ve yöntemdir. Bu süreçte, evrensel uyarıcılar olan Peygamberlerin de birer eğitimci olarak gönderildikleri hiç hatırdan çıkarılmamalıdır Ayrıca, yine Peygamberlerin toplumları eğitirken çektikleri, katlandıkları zorluk ve meşakkatler de dikkate alınmalı ve gözlerden ırak tutulmamalıdır...

Milli Şairimiz Mehmed Âkif Ersoy ile ilgili birçok çalışmanız bulunuyor. Gençlik meselemiz üzerinden Mehmed Âkif Ersoy'u okuduğumuzda “Asım'ın nesli” tabiri bizlere neler söyler? Mehmed Âkif’in seçtiği ideal gençliği neden “Âsım” adıyla sembolize etmiştir?

“Âsım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.”

Âsım, Mehmed Âkif’in, Safahat külliyatında yer alan ve “Âsım” adını taşıyan altıncı kitabındaki hayali kahraman genç modelidir. Eserde, Âsım’ın babası olan Köse İmam, konuşması sırasında memleketin kötü durumundan dert yanarak, bunu kimin düzelteceğini sorar. Âkif Bey, “Âsım’ın nesli hocam” şeklinde cevap vererek, birçok cephede ve Çanakkale’de çarpışmış olan bu neslin meziyetlerini sayar.

Üstad Âkif’in ideal gençliği için “Âsım” ismini seçmesi kanaatime göre sahabelerden kaynaklanan bir yaklaşımdır. Burada ilk akla gelen isim “Âsım bin Sabit”tir. Bu sahabe, Ensar’dan İslâm’ı seçen büyük bir kahramandır. Akabe Biatlarında bulunmuş, Bedir ve Uhud savaşlarına katılmıştır. Yine bu bağlamda sahabeden Âsım adıyla bazı şahsiyetlerde vardır: Âsım b. Ebi Cebel, Âsım b. Hadred, Âsım b. El- Hakem, Âsım b. Süfeyn, Bedir ehlinden Âsım b. Adiy, ashabın önde gelen kahraman şairlerinden Âsım b. Amr Et- Temimî bunlardan bazılarıdır.

Diğer taraftan Tabiiden ve âlimlerden bu ismi taşıyan pek çok şahsiyet vardır. Fakat Üstad Mehmed Âkif’in esin kaynağının ilk bahsettiğimiz Âsım bin Sabit olması muhtemeldir. “Âsım bin Sabit’in”, özellikle de Hz. Peygamber tarafından övülmüş bir şahsiyet olması kanaatimizi daha da güçlendirmektedir.

Üstad Âkif ise “Âsım” adlı esrinde bütün ümidini gençliğe bağlamıştır. Çünkü bilgi ve fazilet ancak onda, dilediği kemâlde toplanabilir. Onun için ideal genç, ahlâkî temizliğini, duruluğunu, vicdanî arılığını muhâfaza ederek müsbet ilme kendini veren ve müsbet ilim yolunda muvaffak olan bir modeldir. Fazileti çok derin ve çok kuvvetli olan, fakat fazileti, asırların yürüyen ilmiyle birleştirememek yüzünden bünyevî kudreti felce uğramış gibi görünen İslâm ümmetinin ilmin gücüyle donatarak onun durgun faziletine hız verecek, bilgi ve faziletle yeni mesut yurdu kuracak bir modeldir, Âsım’ın nesli…

Bu noktada merhum Âkif’in ikinci Asım’ı başlıklı eseri çok yazmak istediğini biliyoruz. Ne var ki buna ömrü vefa etmemiştir. Keşke bunu yazabilseydi…

Mehmed Âkif Ersoy'un yakın dostu, Sahabelerden sonra en çok sevdiği şahsiyet olan Babanzâde Ahmed Naim, Osmanlı'nın son döneminde öne çıkan eğitimcilerimizden. Sizin de onun hakkında 4-5 eseriniz bulunmakta. Türkiye Yazarlar Birliği'nde Mehmed Kurtoğlu ile yapmış olduğunuz söyleşinizde Babanzâde Ahmed Naim'in Mehmed Âkif Ersoy'u oldukça etkilemiş bir şahsiyet olduğundan bahsediyorsunuz. Bunu açar mısınız?

Mehmed Âkif’in babası olan ve Osmanlı ülkesinde ayrıcalıklı bir medrese olan Fatih Medresesinin müderrislerinden Temiz Tahir Efendi’nin 1888 yılında erken yaşta vefat etmesi, daha 15 yaşında olan Mehmed Âkif’i bilgi açısından kısmen “hâmisiz” bırakır. Yeni açılan Baytar Mektebi’nde Fransızcasını ve Arapçasını geliştiren Mehmed Âkif sürekli okur. İşte aydınların pozitivizmden fazlasıyla etkilendiği bu süreçte Âkif’in karşısına büyük bir talih örneği olarak Galatasaray ve Mülkiye mezunu, mükemmel Fransızca bilen, akaid olarak zihninde hiçbir şüphe ve tereddüt olmayan, kıstas olarak nass’ı esas alan Mustafa Fazıl Paşa’nın dört oğlundan biri olan Babanzâde Ahmed Naîm çıkar…

Bu bağlamda bahsettiğiniz söyleşide de ifade ettiğim üzere M. Emin Erişirgil’in şu ifadelerini aktarmakta yarar var: “… Âkif, Naîm Bey’le tanıştığı sırada birçok mektepli gençler gibi zihni, Müslümanlık akîdelerinde tereddütlerle dolu idi. Naîm Bey’in kafası ise öyle yapılmıştı ki şüphe denilen nesne, orada yaşayamazdı: Ona göre her şey ya “nass” idi, ya hiçbir şey... Âkif… Kendi kendine ‘Zihni Paşa’nın çocuğu Naîm Bey, Fransızca hocadan kimsenin alamadığı numarayı alan Naîm Bey’, diyordu, ‘Mademki beş vakit namaz kılıyor, İslâm’ın her şeyine kayıtsız şartsız inanıyor, demek ki Müslümanlık tereddüt götürmeyen hakikatlerin birikimidir.’ Bu kanaattir ki ona babasından, ailesinden, mahallesinden aldığı dinî terbiyenin yerinde olduğunu öğretmiş oluyordu da onlara dört elle sarılması gerekiyordu. Âkif’in, Naîm Bey’e minnettar olduğu taraf işte budur.”

Erişirgil’in bahsettiği “Mehmed Âkif’in imanî konularda tereddütleri” hususundaki ifadelerine ihtiyatla yaklaşmakta fayda var. Çünkü Erişirgil’in bahsettiği 1890’lı yıllarda, sözgelimi 1894 yılında, Mehmed Âkif’in Baytar Müfettişi olarak tayin edildiği Edirne’de kısa sürede Kuran-ı Kerim’i hıfzettiği ve İstanbul Süleymâniye Bozdoğan Kemeri’nde bulunan Kirazlı mescidde aynı yıl mukabele okuduğunu, ertesi yıl da aynı mescitte mukabele okumayı sürdürdüğünü biliyoruz. Yine ilk şiirlerinden biri olan “Kur’ân’a Hitâb” başlıklı şiiri Mektep Mecmuası’nda 1895 yılında yayınlanmıştır. Durum böyle olunca Âkif’in akîdevî tereddütleri olması ve onları giderilmesinden öte, Babanzâde’nin Mehmed Âkif için ideal bir münevver modeli olduğunu ve Âkif’i olumlu anlamda etkilediğini söyleyebiliriz. Ayrıca, Ahmed Naîm ile Mehmed Âkif arasındaki bu fikir ve düşünce etkileşiminin çift taraflı, yâni karşılıklı olduğunu söylemek daha yerinde bir tespit ve değerlendirme olur.

Babanzâde Ahmed Naim de başlangıçta şiir yazmış hatta kitap olarak da bastırmıştır. Lakin daha sonra şairliği bir yana bırakarak hayatını ilme ve eğitime vakfetmiştir. Fakat Mehmed Âkif’in şairliğine meftundur. Onu şiir yazması konusunda her daim desteklemiş, hatta zorlamıştır bile diyebiliriz.

Babanzâde Ahmed Naim gibi büyük bir şahsiyetin yaşadığı zamanlarda da elbette ki gençlerin gündelik hayatta birtakım çözülmesi gereken meseleleri olmuştur. Bu büyük şahsiyetler de yazdıkları yazılarda bu meseleye nasıl değinmişlerdir? Bu noktada Babanzâde Ahmed Naim’in eğitimcilik vasfı konusunda düşünceleriniz nedir?

Babanzâde Ahmed Naîm, II. Meşrutiyet döneminin fikir ve düşünce açısından en etkili isimlerinden biridir. Diğer bazı yayın organlarının yanı sıra İslâmcılık düşüncesinin yayın organı olan Sırat-ı Müstakim- Sebîlürreşâd mecmualarında yazdığı makalelerle bu yetkinliğini bütünüyle ortaya koymuştur. Klasik ifadeyle o, yaşadığı dönemde düşünce hayatına damgasını vurmuş bir mütefekkirdir. Özellikle hadis tercümeleri, hadis ilmine dair telifleri, felsefe ilmine dair telifler ile Batı felsefecilerinden yaptığı tercümelerle bilim ve düşünce dünyasına çok büyük katkıda bulunmuştur. Yine bu doğrultuda; tarih, akaid, fıkıh, kadın, tesettür gibi konularda kaleme aldığı pek çok makaleyle ilim adamlığı vasfını öne çıkarırken, bunun bir izdüşümü olarak 1895’te Galatasaray Lisesi’ndeki Arapça ve Akaid hocalığından başlayarak eğitim ve öğretime katkısını daha da ilerletmiş. 1911 yılında başlayıp, 1933’teki üniversite reformuyla yapılan ideolojik tasfiye hareketine kadar Dârülfünûn’da Felsefe, Mantık, Ahlâk, Psikoloji ve Metafizik derslerinde akademik çalışmalarıyla varsıllığını ispat etmiş güzide bir şahsiyettir, güzide bir mütefekkirdir…

1918 yılında Dârülfünûn’da rektörlük görevine seçilmiş, bu süreçte gündeme gelen “karma eğitim”e şiddetle karşı çıkmış, karma eğitim kararı alınması üzerine makam mevki düşünmeden rektörlük görevinden istifa etmiştir. Felsefe grubu hocalığına üniversite reformunun yapıldığı 1933 senesine kadar sürdürmüş ve bu yıl emekli edilmek yerine hocalık görevine son verilmiştir.

Devamı Milli Gazete’nin gelecek haftaki kültür sanat sayfasında.

NE OKUYALIM?

GÜL YETİŞTİREN ADAM

7 güzel Adam olarak bilinen 7 edebiyatçıdan biri Rasim Özdenören'in eserlerinden eserlerinden birisi de "Gül Yetiştiren Adam" adlı kitabıdır. Hikaye ve deneme türündeki eserleri ile tanıdığımız Rasim Özdenören'in roman türündeki tek eseri olan "Gül Yetiştiren Adam" 1979 yılında kaleme alınmıştır.

Kitap batılılaşma ve modernizmin sebep olduğu değişime, dönüşüme karşı değerlerini, inancını yaşatmaya çalışan bir ve bu sebeple evine kapanan bir adamın hikayesini anlatmaktadır. Aynı zamanda kitap batı kültürünün etkisiyle değişen hayatı da kitaptaki karakterler üzerinden mercek altına almaktadır. Batı taklitçiliğinin etkisiyle değerlerin aşınarak ahlakın yozlaşmasını ve buna mukabil bu duruma karşı bir köşede gül yetiştirerek yeniden aslına özüne dönmeyi bekleyenlerin hikayesini bu kitapta bulacaksınız.

Yazar: Rasim Özdenören

Yayınevi: İz Yayıncılık

Sayfa Sayısı: 136

SORUN KALMASIN

İslami İlimler alanında ihtisas sahibi bir alim olan Ömer Faruk Korkmaz Hoca'nın yazmış olduğu eserlerden birisi de "Sorun Kalmasın" isimli iki ciltlik kitabıdır. Eser ateist, deist ve agnostiklerin şüphelerini gidermekte, sorularını sade bir dille örneklerle cevaplamaktadır. Kitap Popüler kültürün etkisiyle ortaya atılıp yaymaya gayret edilen inanç konusundaki iddiaların ne kadar mantıksız, tutarsız ve içinin boş olduğunu ispat etmektedir.

Kitap isminden de anlaşılacağı üzere gençleri şüpheye düşüren soruları cevaplayıp imani noktada bir sorununun kalmamasını hedeflemektedir. Kitap teknik bir kitap olmayıp basit misallerle gençlerin zihin ve gönül dünyalarına hitap etmektedir. Medya yoluyla ortaya atılan temelsiz ve uydurma söylemlere karşı bu eser gençlerimizin okuması elzem olan kitaplardan birisidir.

Yazar: Ömer Faruk Korkmaz

Yayınevi: Dirayet Kitap

Sayfa Sayısı: 684

Muhabir: Abdulkadir Çeribaş