Bir devletin bir toprak parçasında siyasi ve fiili

egemenliği yoksa o toprak parçası o devlete ait değil demektir. Egemenlik bir

toprak parçasını ülke haline getirir. Bir yere ülke diyebilmemiz için egemenlik

fiili ve siyasi olarak işliyor olması lazım. Siyasi egemenlikle fiili egemenlik

bütünlük gösterdiği zaman orası bir ülke olur. Bunlardan biri olmadığı zaman o

toprak parçasına ülke diyemeyiz. Eğer siyasi egemenlik var fiili egemenlik

yoksa orası bağlı ortaklık, manda, sömürge ya da özerk olur. Sadece fiili

egemenlik olup siyasi egemenlik olmazsa orası ara bölge, uluslararası güçlerin

korumasında olan yer ya da kaosun hüküm sürdüğü kampsal alan olur. Siyasi ve

fiili egemenliği siyasal otorite sağlar. Siyasal otorite ise siyasal

iktidardır. Siyasal iktidar kurumlarıyla fiili egemenliği, güvenlik güçleriyle

siyasi egemenliği sağlar. Siyasal iktidar kurumları ve güvenlik güçleriyle

egemenliği sarsılmaz bir şekilde tesis eder. Burada siyasal iktidar derken

devleti yönetmekte olan partiyi dolayısıyla hükümeti kastetmiyoruz. Siyasal

iktidar, devletin kurucu ve varlığını sürdürücü, uluslararası alanda kendini

kabul ettirmiş bağımsız ideolojik yapıdır. Bu yapıya tam olarak rejim diyemeyiz

ama rejime çok yakın olan bir organizmadır. Rejim diyemememizin sebebi; bazı

zamanlarda bazı ülkelerde rejim değişir ama kurucu ideolojik yapı değişmez.

Çünkü kurucu ideolojik yapı bir ülkenin var olma nedenidir, onu ortadan

kaldırdığınızda o ülkenin varlığı ortadan kalkar. Rejime çok yaklaşmasının

sebebi ise; bazen rejimin değişmesiyle bu kurucu ideolojik yapı da değişir.

Hatta bu yapı, kurucu ideolojik yapı olmaktan çıkar rejim halini alır. Bir

ülkenin kurucu ideolojik yapısı rejim halini aldığı zaman o ülke yıkılır ya da yıkılmasa

bile kaosa sürüklenir. Rejimin önü arkası bellidir; ucu bucağı ortadadır veya

da ortada değilse de çabuk ortaya dökülür ama kurucu ideolojik yapının önü

arkası belli değildir; ucu bucağı nerelere varır kimse bilemez ve kestiremez,

hem ortadadır ama hem de soyut olması hasebiyle görülemezdir.

Türkiye, kurucu ideolojik yapısı olan bir ülkedir. Her ne

kadar işletilen rejim kurucu ideolojik yapının yerini almış gibi görünüyorsa da

Türkiye nin kurucu ideolojik yapısı ortadan kalkmamıştır. Özellikle cumhuriyetin

ilk yıllarında işletilen rejim kurucu ideolojik yapıyı kökten sarsmış hatta yer

yer yerine geçmişse de yapıyı tamamen ortadan kaldıramamıştır. Türkiye de

yapılan bütün askeri darbeler de kurucu ideolojik yapıya yapılmıştır yani amaç

o yapıyı ortadan kaldırıp kendi istekleri doğrultusundaki rejimi onun yerine

ikame etme girişimidir. Kurucu ideolojik yapıyı ortadan kaldırmak için yapılan

her girişim geri tepmiştir. Tabi yapılan her darbede de kurucu ideolojik yapı

yıkılmamış ama sarsılmış ya da sarsılmamış ama yara almıştır. Kurucu ideolojik

yapının siyasal iktidarı yani devletin siyasi otoritesi her yara alışta siyasi

ve fiili egemenliğini gözden geçirmek durumunda kalmıştır. Her ne olursa olsun

sınırlarını koruyarak her defasında siyasi ve fiili egemenliğini devam

ettirmiştir Türkiye. Sınırlarını koruyarak dedim ya işte bugün sınırlarını

koruma meselesinde siyasi ve fiili egemenlik sorunuyla karşı kaşıya ülkemiz.

Güneydoğu da olup bitenler bir terör meselesi olmaktan çıkmış bir fiili ve

siyasi egemenlik meselesi haline gelmiştir. Sorun bir Kürt sorunu değil

Türkiye nin kendi sınırları içindeki bir bölgeye siyasi ve fiili olarak egemen

olma sorunudur. Türkiye, Güneydoğu yu kaybediyor. Kürtlere kaybetmiyor, yabancı

düşmanlara yani iç düşmanlara değil dış düşmanlara kaybediyor. Türkiye ile

savaşa tutuşan Kürtler değil yabancı dış düşmanlardır. Bu nedenle hâlihazırdaki

hükümet, saldırgan ve oldukça sert politika izlemelidir. Çünkü bıçak kemiğe

dayanmıştır. Sıkıyönetim, OHAL gerekirse hava ve kara muharebeleri dâhil her

türlü savaşı yürürlüğe koymalıdır.

Egemenlik giderse Güneydoğu gider. Türkiye, Türkiye

olmaktan çıkar. Egemenlik basit bir konu değil.