Hayat tek düze yaşanamıyor. Ya da şöyle bir deyişle hayat estetize edilmemişse bir üslubu yoksa o hayat durağan ve sıkıcı olur. Edebiyat, konuşma ve yazı dilini seçkinleştirmedikçe hayat doğasından uzak olur. Müslümanlar her şeyde önce edepli yaşamak durumundadırlar. Yaşamlarında, konuşmalarında, yazı dillerinde daha özenli olmak durumundadırlar.

Edepli yaşamak bir Müslümanın görevidir. Hem davranışlarında hem konuşmalarında hem de yazı dilinde. Kabalıklar ve çirkinlikler Müslümanlara yakışmaz. Sevgili Efendimiz, oğlu İbrahim’in defni sırasında, mezarı kazıldığında mezarın içinde göze hoş görünmeyen yerlerin düzeltilmesini ister. Biri, “Birazdan toprak atılacak üstü örtülecek ve biz orayı bir daha görmeyeceğiz” anlamında bir şeyler söyler. Sevgili Efendimiz o çirkinlik şu ada gözlerimizin önünde ve biz onu görüyoruz” anlamında bir karşılık verir. Bu isteğe uyulur.

Müslümanlar hemen bütün davranışlarını ve yaşama biçimlerini bu üsluba uyulur. Hep nazik, kibar, güzel ve iyi olmayı hedefliyorlar. Müslümanların arasında şiirin bu denli öne çıkmasının nedenlerinden biri budur.

Şiir özlü bir dildir. Fazlalıklar dilden ve yazıdan atılır. Kristalize olmuş bir anlatı türüdür. Şiir hem göze hem kulağa hitap eder. Müslümanlar bu özgün ve özlü yaşamını içinde hemen bütün davranışlarını buna uyarlarlar.

Yazılı anlatımda sanatlara başvururlar. Bunlar da çok incedir. Dolaylı imalarda, benzetmelerde, göndermelerde hep bir üst dili kullanırlar. Bu, anlatım gereği olanıdır,

Müslümanların yazıları, sözleri de malanayiliklerden, sıradanlıklardan, boş söz ve davranışlardan uzak dururlar. Hayatın özü güzelliklerle birlikte anlam yüklü olunca önem kazanır. Boş sözlerden uzak durulur. Öğütler hikmet yüklüdür. Kimseye dayatmalarda bulunulmaz. Allah’ın kitabı okunurken okunuştaki sadelik, sesli güzellik insanlara aktarılır. Bunlar etkilidir. Etki altına girenler de İslam sanat, düşünce ve kültür dairesi altındadırlar. İslâm coğrafyasında yaşayan başka kültürlere mensup olanlar da huzur içinde olurlar. Kendilerine nasıl davranılıyorsa öyle karşılık veriyorlar. İslâm tarihi boyunca böyle olagelmiştir. Son yüzyılda yaşanan karmaşada Müslümanlar adına yapılanlar Müslümanların özlerine düşünce ve duygularına uymuyor.

Edebiyatta da Batı düşüncesinin etkisi bulunuyor. Bu, Müslümanların edebî üsluplarına uymuyor genellikle. Edebiyatta mizah ve ironi de çok usturuplu yapılır. Hiçbir zaman yıkıcılık yoktur. Daha çok hikmet yoluyla göndermelerde bulunulur. İnsanların yönelimleri ve davranışları da buna göre olur.

Müslüman olma bilinci bir üstünlük sağlar elbette. Bu, asla bir kibir olmaz. Bunu bir üstünlük aracı olarak da kullanmaz. Zaten bir Müslümanın hayat algısı ve terbiyesinde başkasına baskı yapma yoktur. Hazreti Ömer yanında bulunan kölesini, ölümüne yakın azad ederken onu bir kez daha Müslüman olmaya dâvet eder. Fakat o kabul etmez. Düşünün ki en sert gibi görünün ve öyle tanımlanan, bilinen Hz. Ömer’in yanında kölesi bir Hıristiyan olarak yaşar. Müslümanlar kendilerine ait olan bu yönlerini yeterince bilmiyorlar. Bilseler bile anlatmıyorlar. Bunların yazılı kültüre dönüşmesi gerekir.

Müslümanlar büyük birikimlerini bugünün insanına yeni ve bugüne ait bir dil ile anlatmakla yükümlüdürler. Çünkü anlatılacak büyük bir birikim bulunuyor.

Edebiyatı kendi düşüncesinin özlü sunduğunda çok zengin ve etkileyici olur. Bugünün insanı manevî ve metafizik bir boşlukta bulunuyor. Günümüz genç edebiyatı da bu özden ve ruhtan yoksun olduğu için hem kısa ömürlü oluyor, hem de etkisiz kalıyor. Yunus Emre’nin bugün bu kadar güçlü ve kalıcı ise bunun nedeni özünün zenginliğinden ileri gelmektedir. Üstat Sezai Karakoç da büyük birikimini İslâm medeniyeti düşüncesi özüyle yüklü olarak sunmuştur. Bundandır ki bu tür eserler kalıcı ve etkilidirler. Müslümanlara düşen sorumluluk da bu öze uygun davranmaları ve yaşamalarıdır.