Eski zamanlarda arzı boynuzlarında taşıyan öküz tasavvuru vardır. Hayvan kıpraştıkça boynuzlarında taşıdığı dünya sarsılır; zelzeleler, depremler ve sair afetler yaşanır. Sonra bu büyükbaş hayvan henüz sakinleştirilip ehlileştirilmeden bilim denen şey gelişme gösterir; dünya, uzay denen uçsuz bucaksız evren içinde derin bir boşluğa düşer. Dahası fırına sürülüp yemek pişirilecek kadar düz ve de geniş olduğu düşünülen dünya yuvarlaklaşır, Ferdinand Macellan, Galileo Galilei gibi kafayı dünyanın şekli, şemali ve dengeli-dengesiz hareketleriyle bozan gayretkeş insanların emeği sonucu bugünkü algıya ulaşılır. Ötesine bile geçilir; Kraliyet Prusyası’na bağlı Ermland Derebeyliği’nin ünlü piskopos danışmanı Nicolaus Copernicus’un geliştirdiği güneş merkezli evren teorisiyle güneşin sabit durduğu, diğer tüm gezegenlerinse onu adeta Kâbe bilip biteviye tavaf ettiği söylenir. Sonuç olarak ne dünya yerinde sabitlenir, ne insan… Belli bir eksen etrafında yılmadan, yorulmadan, yıkılmadan, engellere takılmadan dönüp dururlar. Hayır, durup dinelmek de kabil değildir, kendinden geçmiş bir eski semazen edasında tekrar tekrar dönerler.

Bilim diye adlandırdıkları şeye gönlünü ve de ömrünü vermiş bazı insanlar, dünyanın bu türden döngüsü üstüne kafa yorup uğraşırken, diğer bir kısım insan at üstünde geniş ve de henüz sürülmemiş araziler aşıp kılıç sallamaktadır. Gerçi bazen ekin tarlasına dadandıkları da olur ama kuraklık ve de verimsizlik at oynatmak için tercih sebebidir. Tercihen Asya’nın stepleri, olmadı Konya’nın bozkırları iş görür. Kılıç kalkan tokuşturmak, gürz savurmak, tokat çaktığı adamı dokuz metre on beş santim uzatmak bazı milletlerin şanındandır. Ve hatta kelle kırmayı mısır koçanını sapından koparmak kadar doğal şekilde kotarmak, ok atmayı kuş vurmak kadar şairane başarmak, gürz savurmayı toprağa tohum serpmek kadar rahat yapabilmek böyle insanların şiarındandır. O zamanların çoğunluğu için Allah’ın arzı geniş bir savaş meydanıdır ve durup dinelmeyi, düşüncelere dalmayı kaldırmaz! En ufak bir dalgınlık, pek değerli hayatları düşman okuyla dürtükler. Yahut da kafası bir an evvel ezilmemiş düşmana biraz daha fırsat verilmiş olur ki, böylesi kişinin kendi yaşamından edilmesinden bile münasebetsiz bir tavırdır! Reşidüddin Fazlullah-ı Hemedâni’nin Cami’ut-Tevarih’inde ‘Kandaki yağu göre, derhal savaşır ve çarpar’ şeklinde geçen ifade muhtemelen bu tür kabileleri tanımlar. Öyle ki bu tıynetteki insanlar, etrafta düşman bulamadıklarında ya birbirlerine dururlar yahut da aralarından diş geçirebileceklerine kanaat ettikleri insanları düşman ilan ederler.

Mezkur vaziyet, yani ansızın düşman olmak, düşman bulmak yahut düşmanlaştırmak, şimdinin insanının hiç de yabancı olduğu bir hal değildir. Her bir güç sevdalısı evvelemirde birini, bir şeyi, bir grubu, bir topluluğu düşman ilan eder. Hissiyatının ve iddiasının aslı başı olmasa da o tarafa çemkirir. Yetmez, ikna edebildiği insanları da tarihsel tribün sloganı kabilinden ‘vurun kahpeye’ feryadıyla cuş-u huruşa getirir. Feryadına koşmayan melun, -periyodik olmayan aralıklarla bulunan ama bir türlü çıkarılamayan, dolayısıyla da içsel sıkışmalara yol açan- gaza gelmeyen herkes haindir!

Asırlar boyu at sırtında kılıç sallamaktan yorgun düşmüş bir millet, kalem başına çökünce, kitapla karşılaşınca doğal olarak uyuklar. Uyuklayınca öğrenmek gayrı kabildir; duyduklarını anlamakta güçlük çeker, kavramakta zorlanır, duyumsamakla iktifa etmek zorunda kalır. Böylece çağrışıma dayalı ilim tahsil etmiş, tahsilatını da elde tutabileceği mahsulle sınırlandırmış olur. Ekonomik açıdan sömürülmek suretiyle cümle nimetten yoksun bırakıldığı anlarda da hasılatı somun olarak ele geçirmek emeline kapılır. Yazık ki ekmek yahut somun ya da francala o kadar da ucuz değildir. İşte böyle durumlarda arzı boynuzunda taşıdığı sanılan öküzün sırtına binmiş bazı uyanıklar, şarlatan bir rodeo binicisi kıvamında boyundan aşıp düşmeden kahramanca direnir. Ve bir türlü düşmediği, direndiği, hep kalmaya çalıştığı yerde emeklisini, emekçisini, memurunu aç bırakır ama vatansız bırakmaz!

Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmamak için böyle bir tasavvura göre herhalde mütemadiyen savaşmak gerekir! Öyle ki savaşacak muhatap, didişecek rakip, vuruşacak düşman bulunamadığında kişinin kendi kendiyle savaştığı, bir türlü yenişemediği ve nihayet kendini telef ettiği görülür. Telef olmak tabiri asrın zırcahili olduğunu her şekilde gizleyip uyanık geçinenlerine ne de yakışır.