1. Dünya, ahiretin tarlasıdır. Yani ahireti burada kazanıyoruz. Ayrıca buradaki nimetlerden istifade etmek, meşru ve gerekli. Yani dünyadan tamamen el etek çekmek ve dünyayı ihmal etmek, meşru değildir.
  2. Diğer taraftan dünyanın geçici ve sadece bir araç olduğunu da unutmamak gerekiyor. Yani dünya, baki değil fanidir. Dostluk ve sevgi dâhil, buradaki her şey, geçici ve fanidir. Yani; “Dünyada yaşamıyoruz, dünyadan geçiyoruz.”
  3. Bu yüzden insanın ilk vazifesi, dünyayı imardır yani çalışmaktır. Bu yüzden Fahri Kâinat Efendimiz SAV, acizlik ve tembellikten Allah’a sığınmıştır dualarında.
  4. Fakat buradaki çalışmada denge gözetmek icap ediyor.

* Madde-mana dengesi.

* Dünya-ahiret dengesi.

* Çalışma-dinlenme dengesi.

* Gayret-tevekkül dengesi.

* İbadet-kendimiz-ailemiz ve diğer işlerimiz arasında denge. Yani bu sayılanlardan hiçbiri, diğeri için feda edilemez.

  1. Dünyaya tapmak, sadece dünyaya fazla değer vermek değildir. Dünya kaygısı ve ölüm korkusu da dünyaya bir nevi tapmaktır. Zira ölümden sonra daha güzel bir hayat olduğuna inanan biri için ölmek, sadece Allah’a hesap vermekten dolayı zor bir iştir.
  2. Yine dünyaya tapmayan biri, buradaki hastalık ve sıkıntıları gözünde çok büyütmez.
  3. Elinden gayreti gösterdikten sonra, sonuçtan endişe etmek de yine dünyaya değer vermekle alakalıdır. Zira gayret ile değil de sonuçla ilgilenmek, başarıya ve dünyadaki diğer şeylere fazla değer vermek ile alakalıdır.
  4. Çalışırız, güzel işler düşünürüz. Ama gelecek kaygısı taşımak da, dünyaya gereğinden fazla değer vermek ile alakalıdır. Zira gelecek, meçhuldür. Bize düşen, bildiğimiz ile amel etmektir. Bilmediklerimizle, amel etmeyiz. “Vaktinden önce çiçek açmak” ifadesi; hem zamansız konuşmanın hem de daha olmamış bir olayı dikkate alarak yaşamanın zararlı olduğunu ifade etmek içindir.
  5. Dünyaya, işlerimize, hatta sevdiklerimize ve geleceğe dair aşırı arzu ve kaygılarımız; bizi huzursuz etmektedir. Yine geçmişteki güzel şeylerin özlemini çekmek de böyledir. Geçmişteki güzellikleri hayal etmektense şimdiki güzellikler ile ilgilenmek daha uygun ve daha yararlıdır. Bu gereksiz arzu ve kaygılar, hem bizi huzursuz etmekte, hem anı yaşamamıza engel olmakta ve hem de asıl yapmamız gereken işleri ihmal etmemize neden olmaktadır.
  6. Yani eğer huzursuz isek ve yaptığımız işlerden zevk almıyor isek veya ne yapacağımız bilmiyor isek;

* Ya yaptığımız işlerde elimizden gelen gayreti göstermiyoruzdur.

* Ya da niyetimizde sıkıntı vardır.

* Veyahut diğer işlerimizde hatalarımız, günahlarımız veya ihmallerimiz vardır.

* Ya da dünyaya gereğinden fazla değer veriyoruzdur.

  1. Özetle dünya, insanı aldatır. Bunu bazen nimet ile yapar. Bazen de korku ve endişe ile. Nimetleri zaten biliyoruz. Korku ise bazen açlık ve fakirlik, bazen şan ve şerefini kaybetme, bazen de elindeki diğer şeyleri mesela sağlığını ve malını kaybetmedir. Fakat aslında tüm korkuların temeli, ölüm korkusudur.
  2. Peki, hadisi şeriflerde zikredilen ölüm korkusu nedir? Buradaki ölüm korkusu, ölüm acısı ya da dünyadan ayrılma korkusu değil; ölümün Rabbinin huzuruna çıkma ve O’na hesap verme korkusudur. İse Allah’a ve ahirete imanın gereğidir. Fakat imanı zayıf olan kimsenin ölüm korkusu, ölüm acısından ya da öldükten sonra ne olacağını bilmemekten yahut elindeki her şeyi kaybetmektendir.
  3. Peki, tüm bu kaygıları nasıl yeneceğiz? Tabi ki imanı güçlendirerek. Bu da;

* Tefekkür,

* İbadet,

* Amel,

* Ve kaygılarla yüzleşme ile olur. Aslında amel, yüzleşmeyi de ifade etmektedir. “Kişi bilmediğinin düşmanıdır” yani insan, bilmediği şeyden korkar ve endişe duyar. Buna örnek olarak; trafik kazası geçirmiş olan çoğu kimsenin araba kullanmayı bırakmak bir tarafa; aksine daha cesur araba kullanmaya başlaması verilebilir. Zira kaza geçiren kişi, kazanın normal olduğunu ve kaza geçirdiğinde başına gelebilecekleri idrak eder. Burada yaygın olarak kullanılan “cahil cesareti” ise tamamen başka bir durumdur ve bu hususla alakalı olarak akla gelmesi anlamsızdır. Bilgi, insana gayret ve cesaret verir. Ahireti ve nihayeti bilen insan çok yorulur ama aradaki geçici sonuçlardan ve ara kayıplardan endişe etmez.

  1. Kısaca;

* Birgün tek başımıza öleceğimizi,

* Kabre tek başımıza gireceğimizi,

* Sevdiğimiz ve değer verdiğimiz hiçbir şeyin ve hiç kimsenin, bizim yerimize ölmeyeceğini veya bizim yerimize kabre girmeyeceğini,

* Yine Allah’ın huzurunda tek başımıza hesap vereceğimizi,

* Sırat’ı da tek başımıza geçeceğimizi,

* Ve bütün buralarda yanımızda sadece kendi amel ve imanımızın bulunacağını düşünürsek; dünyada ve dünyadaki şeylere ne kadar değer vermemiz gerektiğini daha iyi idrak ederiz.

  1. Ancak cennete girdikten sonra dünyada sahip olduğumuz şeyler, Allah’ın izni ile bize yeniden verilecektir.