Liselilere araştırma, düşünme, okuma, yazma, konuşma, iddia etme, iddiasını örneklendirme ve kendine güvenme özelliklerini kazandıran ve bir eğitim faaliyeti olan münazara geleneği sürdürülmüş olsa idi, şu konu en çok tartışılan olurdu o genç beyinler arasında. Zeki çocuklar fen mi okusunlar, sosyal bilimler mi

Ben, sosyal bilimler okunmasından yanayım.

Bu ülkenin mühendislik okullarına yıllarca en yüksek puan almış çocuklarımızın kaydını yaptılar. İnşaat ve mimarlık fakülteleri listelerin hep başında idiler.

Bir marmara depremi oldu

Sorgulama gleneğimiz olmadığı ve hesaplaşmayı bilmediğimiz için, ne suçlumuz oldu, (Yalova daki bir emlakçı hariç) ne kendilerini suçlu hissedenlerimiz; hocalar, odalar, dernekler, şirketler, şahıslar hep suskun kaldılar.

Hataların nerelerde ve nasıl yapıldığını bilemedik ama, yapılmış binaları sağlamlaştıran şirketlerin yerden mantar biten gibi çoğaldıklarını gördük; kurucuları arasında da çocuklarımızı mühendis yapan okulların yetkilileri vardı.

Sivas ta, ihalesini aldığı hastahane binasının temelini atan mühendislik firmasının başını getirdik bu ülkeye başbakan yaptık.

O hastane binasının yıllar sonra bir depremde yerler bir olmasından yine de bir teselli çıkardık: onca yıl yıkılmamıştı ama..

Unuttuğumuz ya da hatırlamamak istemediğimiz ise o depremin, o hastane binasının gördüğü ve yaşadığı ilk deprem olması idi.

Kaçacağımız bir yer hep vardır hayatımızda. Biz adına teselli deriz bazan. Bazam da kaçıcılar iddia sahibi olurlar.

Gitmiş, sormuş gazeteciler,  inşaatın plancısı, ruhsat alıcısı ve temelinin yapımcısı siyasetçiye; üstünde hep bir parti genel başkanı sıfatı taşırken, bazan da başbakan sıfatı taşımış o kişiye: O hastane depremde yıkıldı.

Cevap: Yıkılmışsa, yıkılmıştır. Binaenaleyh biz hastane binaları depremde yıkılmayacak mı dedik Herkes işine baksın. Şeklinde midir Hayır!

Şöyle de olabilir mi Ne yapalım yani. Binaenaleyh gidip elimle mi tutacaktım. Bizim işimiz, gücümüz var.

Bu da olmaz! O zaman sorumuz daha açık olsun. Sizin başbakan olmadan önceki son inşaatınız Sivas Hastanesi depremde yıkıldı. Bir diyeceğiniz var mı

Cevap bir tek cümledir: Ben o inşaatı devretmiştim.

Bu cevabın içinde hiçbir şaşkınlık (Allah, Allah nasıl olur gibi) veya itiraz (Bir yanlışlık olmalı gibi) alameti, hissiyatı yok.

Bu kadar kuru, yavan, sorumsuz bir cevap duyan basıncılarımızın aklına ikinci bir soru gelmemesi, biraz kapasiteleriyle, biraz istikbal endişeleriyle, birazdan daha çok da patronlarının tapu biriktirme rahatsızlığıyla doğru orantılıdır.

Siz hesaplarınıza ve o temelinize güveniyor musunuz Devrettikleriniz, başlarında siz varmışsınız gibi, yani sizin hesaplarınıza, raporlarınıza sadık kalarak bitirmişler o hastane binasını. Buna ne dersiniz

Böyle bir soru sorulmadığı gibi devralan kişilerden hiçbiri de bulunup konuşturulmadı. Hatta belediyelerin tasdikci mühendisleri dahi aranmadı.

Yani herkes işine baktı. O mühendis politikacı ise Çankaya ya çıktı, caddeleri tanklara tahsis etti.

Şimdi bu noktada, bu ülkenin bugün yaşadığı bütün olumlu luklarda imzası bulunan Hoca siyasetçinin de bir mühendis olduğu, bize soru olarak yöneltilebilir.

Olsun. Sorulardaki kastı geçiniz. Meramımız başka bizim.

Bugün yapılmak istenen yollara, köprülere, havaalanlarına (gerekçesiz olarak) karşı olanların ataları, babaları, ağaları o yıllarda temel söküyorlardı. Plansız, programsız fabrika temelleri bunlar, diyorlardı.

Hoca nın cevabı destansıdır ve sözünün üstünde söz yoktur. Resmi kanal TRT de konuşmuştu: Temelini attığımız her fabrikanın ve temelini atmaya hazırlandığımız her fabrikanın en küçük somununa kadar planı ve programı vardır ve devlet kurumlarının raflarındaki dosyalardadır. İsteyene gösterebiliriz!

O mühendisli politikacısı da olan günlerimizden, hiç mühendissiz politikacılı günlerine geldik. Muhasebeleşmek başka, hesaplaşmak başka zira.

Bir İsmet Özel yazısında okumuştum. Onlar dış dünyayı bizden önce ve iyi okuduklarından yazmak zorundaydılar.

Amerika da o yılın üniversite kazanan liselilerinin birincisine sorarlar: Hangi üniversiteyi tercih edeceksin (Elbette mühendislik üniversitelerini içeriyor soru.) NASA da çalışmayı mı hayal ediyorsun şimdiden, birinci olamayan diğer liseliler gibi yani

Hayır, der o çocuk. Ben hukukcu olmak istiyorum. İyi ama derler, bu ülke hukukcuları çok ünlüdür. Ne hukuk alanında boşluk vardır, ne de en iyi hukukcular sıralamasında..

Çocuğun cevabı, hukukun kazanacağının ve hukukun herkese lazım olduğunun kitaplık çapta kanıtıdır. Zirve münhaldir!

Bizde de vardı hukukcular. Allah eksikliklerini göstermesin, hala da varlar. Örneklendirirsek belki en zeki çocuklarımız hukukcu olsunlar tezimize gelenler olur.

Kendisi Meclis te bulunmuş, bakan olmuş ve kendi adına parti de kurmuş bir anayasa hukukcusuna derlerki: Hocam, Anayasayı onlar yazıyorlar!

- Olsun, der o hukukcu politikacı. Yorumlayacak olan biziz!

Sorudaki ya bizim yasaklarımız geçerli olmazsa endişesinin giderilmesidir bu cevap. Başka..

Bir yasağı daha kaldırdım diye sevinirken Meclis, sokaklarda yasağın sürmesinin izahıdır bu cevap.

Zeki çocuklarımız hukukcu olursa birgün bu ülkede, T.Özal veya onun gibilerin samimiyetlerini sorgularken eksiğimize üzülmek durumlarını yaşamayız.

Yıllarca Halk partisinde milletvekilliği yapmış birini T.Özal ın listelerinin başında görünce (adı belli oy gücü de yoktu) bir başka Halk partiliye, komşum olan emekli senatöre sormuştum: Bu tercihin gücü nedir

Cevap çok aydınlatıcı idi: T.Özal uyanık adam. Meclis ten geçip de yukarılardan dönmesini istemediği kanunları buna yazdıracak. Çünkü bu iyi bir kanun yazıcısı hukukcudur. Ben çıkardım ama olmuyor, diyeceklerini de başkalarına yazdıracak. Az hukukculara, muhsebecilikten gelenlere filan.

Bu savunmayı sonraki yıllarda çok ispatlı yaşamadık mı

Zeki çocuklarımızın sosyal bilimler okumalarından yana olmamızı en çok destekleyen yazarlarımızdan biri de gazetemizin hocalarından Mahmut Toptaş tır.

Zeki çocuklarınızı ilahiyat fakültelerine gönderiniz, konulu çok yazısı vardır. Çünkü bu ülkede bir 28 Şubat yaşandı ve en çok desteği vasat zekalı, yanlış bakışlı din bilimcilerden aldı tank şöforleri.

Siyaseti yazmanın yasak olduğu bir seçim gününde, dikkatlerinizi hem çocuklarımıza, hem de onların istikballerine çekmek istedik. Anlatabildik mi bilmeyiz ama yine de bir Fen li fıkra yazısıyla bitirelim şimdilik diyeceklerimizi.

Fen adamları bir balonla seyahate çıkmışlar. Dereler aşıp, dağlar geçmişler.

Bir köy evinin üstüne geldiklerinde yer tesbiti yapmak istemişler. Neredeler, daha ne kadarlık yolları var. Cevap bulacaklar.

Fen adamlarının duayeni aşağıdaki köylüye seslenir: Biz neredeyiz Köylünün cevabı sadedir: Havadasınız! Heyetin başkanı sorusunu tam anlatamadığını düşünür. Yani tam olarak neredeyiz Köylünün cevabıda tam olaraktır. Tam olarak benim evin üzerindesiniz!

Başkan Fen adamı biraz kızgınlıkla döner arkadaşlarına. Bu köylü kesinlikle bir matematikcidir. Nerden çıkarıyorsun der arkadaşları. Bir köylü işte. Lakin ısrarcıdır iddiasında fen adamı başkan. Söyledikleri yüzde yüz doğru. Evet, doğru derler balondaki diğer fenciler. Başkanın yumurtası altındır artık. Ama bir işe yaramıyor!

KARİKATÜR YAZISI

- Diyorlarki seçimden sonra çok hareket olacakmış Hıdır ağabey.

- Allah devlete, millete zeval vermesin.

- Ah kemale bir ersek...

- Yaşımızın kemaline erdik, sözümüzün kemalini söyledik. Başka Kemal de mi vardı

Zor Adamız Biz

Hastasını yattığı odada muayene eden doktor çıkarken kapıda bekleyen delikanlı sorar.

- Hiç ümit yok mu

Delikanlının heyecanlı, solgun yüzlü ve titreyen bir ses tonuna sahip olduğunu da bilin.

Ne gelir aklınıza ilk önce

Hasta kimdir, bilmiyoruz. Genç mi, yaşlı mı, erkek mi, kadın mı.. Lakin delikanlının halinden ve telaşından onun bir yakını olduğunu hemen anlıyoruz.

- Hiç ümit yok mu Sorusu ise bize hastanın yeni bir hasta olmadığını, dolayısıyla delikanlının ilgisinin çok önceden devam ettiğini tahmin ettirir bize.

Hatta üzülme moduna gireriz, delikanlıyı hayal ettikten sonra. Ve hatta çaresiz hastanın sevgili eşi olma ihtimalini aklımıza getirmek istemeyiz.

Aklımız ve gözlerimiz doktorun dudaklarındadır artık. Zira delikanlının haline üzülmemize bir son vermek istiyoruzdur. O an gelir.

Doktorun delikanlıya verdiği cevap iki kelimeden oluşmaktadır.

İlk kelimeyi siz de duyun.

- Maalesef!

Eyvah, dediniz değil mi içinizden. Yandı şimdi delikanlı.

Hayır, hayır yanıldınız. Delikanlıyı doktorun ağzından çıkan ikinci kelime yakmıştır asıl.

- Maalesef, kurtuldu!

Çok şaşırdınız değil mi Biraz önce üzülüyordunuz şimdi kızdığınız o delikanlıya.

Mesele kolay kandırılan olmamaktır.

Yahudi Kongresi

Telgraflar, Avrupada bir yahudi kongresi toplandığını haber verdi. Bu

kongreye iştirak edemeyen bizim vatandaş yahudiler de, Istanbulda kendi

aralarında toplanıp konuşmuşlardır.

Müzakereyi dinliyen bir yazıcımızın getirdiği notları aynen neşrediyoruz:

[Sahne Büyükada. Geniş bir salon. Duvarlarda şu levhalar asılı:

Vatandaş, türkçe konuşma! Parası olmayan yahudi değildir!..., Zenginden

yakın yakın geç.. Züğürtten sakın geç!..

Önce, reis seçimi yapıldı. Reyler toplandı, ayrıldı ve ekseriyetle

avukat Hazan seçildi. Fakat bay avukat, kürsüye çıkar çıkmaz, söze temiz

bir türkçe ile:

Arkadaşlar!..

Diye başlayınca ıslıklarla susturuldu ve istifaya mecbur edildi.

Bu hâdise üzerine, muharrir Kohen Tekinalp, eski müderrislerden Avram

Galanti, dava vekillerinden Şemun, doktor Abravaya, matbaacı Sadi

toplantıdan ayrıldılar.

Reislik kürsüsüne, uzun boylu, dik sesli, mavi gözlü bir adam çıktı ve yahudice sordu:

Müzakerenin hangi dille olmasını istiyorsunuz

Gözlüğünün kalın camları arkasından bakan köse yüzlü bir mefruşatçı cevap verdi:

İtalyanca!...

Beyaz saçlı, esmer yüzlü, bir diğeri elini kaldırıp:

Arapça!..

Ekseriyet bir ağızdan cevap verdi:

Fransızca!...

Ve konuşmalara, fransızca olarak başlandı. Kürsüye ilk çıkan, Nizam caddesindeki kübik köşkün sahibi idi:

Yahudiler!.. Dedi, ben altını gümüşten fazla severim. Onun için, az

söyleyip çok susacağım... Size bir tavsiyem var: Büyükadayı istimlâk

ediniz... Nasıl olsa musevilere bir yurt lâzım... Kudüse gidip te

Arapların elinde can vereceğimize çamlar altında oturup can

besliyelim... Zaten benim bu arzum yavaş yavaş kendiliğinden oluyor.

İşte zengin, orta halli, fakir, her yahudi...

Hatibin sesi, derhal gürültülerle kesildi:

Sözlerini geri al!... Fakir yahudi yoktur!

Afedersiniz.. Geri alıyorum..

Her yahudi yazı adada geçiriyor: Cami ma

hallesindeki küçük evlerden Nizam caddesindeki büyük köşklere kadar,

hangi binanın kapısını çalsanız, size bir musevi: (Kim o ..)

diyecektir.. Eğer, dediğim olursa, burasını, Poionez köyü gibi bir

(Yahudi adası) yaparız. Türkçe konuşmayan bazı kibar ve zengin Türkler,

yazın otellerimize müşteri olarak gelirler. (Yat klüb) ün adını (Balat

klüb) üne çeviririz.

Bu teklif, hazır bulunanlar tarafından alkışlarla kabul edildi.

Hatip kürsüden inerken reis te çıngırağı çalmıştı.

On beş dakika dinlemek üzere müzakereyi kesiyorum.

1936 yılının 2. teşrininde (hangi ay merak ediniz) bu Fransız

karikatürünü yayımlayanlar, bir asır sonraki hükumetin görevden alınan

Sağlık Bakanı Recep Bey ini mi hayal etmişlerdi acaba

Olmayan hastalıklara, 40 milyon bugün, 40 milyon gelecek hafta sloganıyla aşılar ihale ettirmesi, orijinallik değilmiş.

Demekki eski bir karikatürün taklitçisiymiş görevden alınan Sağlık Bakanı Recep bey. İyi bilinsin.

 Geçmiş Zaman Penceresinden

15 Ağustos 1936 tarirhli 136. sayı no lu ve 10 kuruş fiyatlı Akbaba dergisinden aldım aşağıda okuyacağınız yazıyı.

Muharriri aynı zamanda derginin de patronu Y.Z.Ortaç tır. O yıllarda Büyük Kulube sık sık gittiğinden ve CHP nin önde gelenleriyle hep orada buluştuğundan dolayıdır Büyükada yı iyi bilmesi.

Sonraki yıllarda hizmetlerinden ötürü özellikle İsmet Paşa nın Mebus yaptığı Y.Z.Ortaç a Menderes in örtülü ödenekten para aktarması altına bir otomobil alması ihtilale katkısını engellememiştir.

Vatandaş türkçe konuş afişleriyle İstanbul sokaklarının

donatıldığı o yıllarda yahudilerin bir problemi de yurt meselesidir.

Yazar Y.Z.ortaç ın yaptığı yol gösterme yahudilere mi, yoksa hükumete

mi Nerelerden gelindi, neler oldu sorularına hep cevabımız olmalıdır.

1938 yayım tarihli karikatüre gelince.. 4 lü bir anlatımdır ve Filistin

topraklarıyla ilişkilidir. Biz buraya bugün sadece hasret karesini

koyduk. Sıcak günlere serinleme etkisi... Geçmişte olan, yine olabilir.

Bu topraklar satılır mı

 

Çocuklarıyız bizler, bu toprakların,

Her karış bize cicili bicilidir;

Kutsal emanet, her kuşaktan bizlere,

Milyonla şehit pahası biçilidir!..

Şehit kokuyor bu mübarek topraklar,

Nasıl satar ki, içine sine sine

İçine siner bunca beddua, demek 

Kara delikler açılmış sînesine!..

Ekrem Şama