Ne tam olarak doğulu ne de tam anlamıyla batılı bir ülkeyiz. “Batının ruhu, doğunun ise aklı kaybettiği” bir dönemde, hem aklımızı hem de ruhumuzu muhafaza edecek bir altyapıya sahibiz. Medeniyetlerin geçiş noktasında oluşumuz bizi diğer toplumlardan farklı kılıyor. Bir yanıyla Avrupa'ya, diğer yanıyla Ortadoğu ve Afrika'ya, bir yanıyla da OrtaAsya’ya hatta İpekyolu ile Uzakdoğu'ya kadar uzanan bir etki alanınımız var. Böyle bir hinterlanda sahip olmak dünyada pek az ülkeye nasip olan bir ayrıcalıktır. Bu özelliğimiz özgün ve özgür düşünme zorunluluğumuzu da beraberinde getiriyor. Olayları, gelişmeleri çok boyutlu olarak değerlendirerek adımlarımızı buna göre atmamız şart. Mesela 15 Temmuz darbe girişimi öncesi yaptığımız hataları gözden geçirerek işe başlayabiliriz. Eğer doğru çıkarımlarda bulunur ve ders alırsak, bu krizi ülkemiz için bir fırsata bile çevirebiliriz.
Sözde demokrasinin beşiği olan batılı ülkelerin, bu girişimin başarısız olması sonucu gösterdikleri yaklaşım, aslında demokrasi söyleminde ne kadar samimi! olduklarını bir kere daha ispat etmiş oldu. ABD'li komutanın, “adamlarımız tutuklandı” açıklaması bir dil sürçmesi değil, gerçeği itiraf etmektir. AB ülkelerinden gelen açıklamaların yasak savıcı cinsten olması,girişimin başarısızlığının verdiği üzüntünün işaretidir. İngiltere Büyükelçisinin darbe girişiminin arkasında FETÖ / PDY’nin olabileceğine dair açıklaması ise darbe günü sözde kendi vatandaşlarını kurtarmak için Kıbrıs’ta konuşlandırdıkları askerlerini gizleme gayretinden başka bir şey değildir.Bütün bunlar bu süreçten alınması gereken başlıca derslerdir. Arkamızı kime dönmememiz gerektiğini ortaya koyan sonuçlardır.
Türkiye artık mümkün olan en kısa zamanda tahterevalli siyasetinden vazgeçmek zorundadır. ABD ile, Avrupa ile ilişkiler kötü oldu mu Rusya'ya dönüş, Rusya ile sorun yaşandığında Nato’ya, ABD’ye atıf yapmak sürdürülebilir bir strateji olmaktan uzaktır. Ne Rusya, ne de ABD son tahlilde güçlü bir Türkiye istemezler. Hareket alanımızın kendi belirledikleri şekliyle sınırlı olmasını arzu ederler. Mesela 1992’de Turgut Özal tarafından kurulan KEİ (Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) bugün varlık gösteremiyor. Neden? Çünkü ABD, Almanya ve İsrail’in bu birliğe gözlemci olarak dahil edilmesi, birliği neredeyse doğmadan öldürmüştür. Aynı şekilde 54. Hükümet döneminde Prof. Dr. Necmettin Erbakan tarafından hayata geçirilen D-8 (Gelişmekte olan 8 ülke), bugün olması gerektiği şekliyle değerlendirilmiyor. Neden? Çünkü D-8 Türkiye'nin önüne yeni bir nefes alma alanı ve bambaşka bir dünya açmıştı. Bunu görenler her yeni alternatifi boğmak için olmadık oyunlara başvurarak bizi sürekli baskı altında tutmak istiyorlar. İşte bunlar, Türkiye’nin özgün düşünmesini istemeyen, sürekli kendilerine bağımlı olarak yaşamasını arzulayan emperyalist odaklardır. Bununla birlikte,her şeye rağmen, Rusya ile yeniden işbirliği alanlarının oluşması önemlidir. Bu durum en azından, kendimizi her iki kutup arasında dengeye doğru taşımamıza yardımcı olur.
Diplomasi; öngörü, anlayış, yaklaşım ve hikmetle sonuç alma sanatıdır. Yani güç dediğiniz şey, sadece elinizde bulundurduğunuz askeri üstünlüğünüz değildir. Moral değerleriniz, coğrafyaya bakışınız, demografik çeşitliliğiniz, tarihi perspektifiniz, tecrübeleriniz yani aslında her şeyiniz sizin istifadeniz için kullanılmaya hazır enstrümanlardır. “Nice az toplulukların çok topluluklara galip gelmesi”ndeki sır bunları ne kadar iyi değerlendirdiğinizle doğru orantılıdır.
Türkiye, dış politikasını kendi medeniyet değerlerini merkeze alarak olabildiğince çeşitlendirmelidir. Uluslararası ilişkilerin doğası dost – düşman tanımlamalarını yaparken sizi tam bağımsız yapmaz, doğrudur. Ancak “aynı yerden ikinci kez ısırılmak” gibi bir durum ile karşılaşıyorsanız, bir yerlerde yanlış yaptığınız da açık seçik ortadadır. Her yapılan yanlışın olumsuz sonuçlarını bertaraf etmek için harcanacak enerji de sınırsız değildir.