“Gördün mü Kâzım? Her şey mahvoldu. Vaktile gördüğün gibi sürüklediler ve bitirdiler. Derdin ki batıracaklar ve hayatımızla biz didişeceğiz. Fakat benim hiçbir ümidim kalmadı. Ben kararımı sana söyleyeyim mi Kâzım. Köylü olalım. Askerlikten istifa edelim. Senin kaç liran var. Birleşelim Kâzım ağa, İsmet ağa olalım. Çiftçilikle hayatımızı sürükleyelim.” Kazım Karabekir’in İstiklal Harbimiz isimli kitabı yedinci sayfasında yer edinen iş bu cümleleri çocukluğumdan itibaren defalarca kez duymuşumdur. Bahsi geçen bırakıp gitmek değildir aslında, memleketin maruz kaldığı kuşatma karşısında iki kumandanın çaresizliğidir. Çünkü orada, Zeyrek’te misafir oldukları Kazım Paşa’nın biraderinin evinde seyrettikleri boğaz manzarası, itilaf devletlerinin irili ufaklı gemileriyle doludur. Ve yetkili yetkisiz herkes, öncelikle kendi istikbali için, içinde bulundukları durumdan bir çıkış yolu aranmaktadır. Yaşadığımız günler, aklını, izanını, vicdanını muhafaza edebilenler için o durumu andırır.
İnsan bazen bu işler bana göre değil diye düşünmekten kendini alamaz. Kendini alamadığı neredeyse her iş gibi o da düşüncede kalır. Tıpkı matbaacılık gibi, memurluk gibi, afedersiniz emlakçılık gibi iştigal ettiği iş, üstüne kalır. Bana göre değil diye düşünülen o işlerden biri de yazma çizme işleridir ki uygun olmayan tarafı ne yazmak, ne okunmaktır. Ki yazılanların okunurluk oranı, okunmazlığı, etki gücü yazarı tarafından hiç umursanmaz. Umursansa geri dönüş almak adına hiç yoktan bir sosyal sayfa kullanır. Yazabilen için gerekli olan yazmak kısmıdır. Keşke yazmasaydım dediği kısım hiç olmayabilir ama yazılanların bir şeylere yaradığını da sanmaz. Elinde, iyi ya da kötü, icra edebileceği bir enstrüman olarak yazmak zorunda hisseder. Kendince söyledikleri için ‘keşke daha doğru, daha düzgün, daha usturuplu, daha mütekâmil, daha hakkaniyetli, daha iyi niyetli, daha etkin ifade edenler olsaydı da bana gerek kalmasaydı’ diyeceği zamanlara ulaşır.
İcra edilebilecek bir enstrüman… Belki hiçbir şey için geç değildir ama tam da şu anda, bir orkestranın kıyısında, ifade edeceklerini elindeki enstrümanıyla sese döken biri olmayı arzular. Dahası onun, yani icracının ille de kendisi olması gerekmez; orkestrada, sırası geldiğinde sadece konçertoya katkıda bulunan bir enstrüman olabilseydim demekten kendini alamaz. Ne bileyim bir keman, viyola, viyolonsel, kontrbas, olmadı arp… Yani kırk kemandan, ondört viyoladan biri olmak yahut yaylı grubuna layık görülmeyip vurmalılara katılmak, daha da olmadı flüt, obua, klarnet gibi saatte bir üflenmek suretiyle ihya edilen bir enstrüman olmak… Trompet, trombon, korno bile olabilir. Zil, üçgen, tef, davul edilmeye bile razıdır. Zaten glockenspiel, vibrafon, piyano, çelesta ve ksilofon gibi akortlu vurmalı çalgı olmak kime vergilidir!
Nasılsa derdini hiçe sayıp kendini dinletmek için çırpınacak bir icracı bulunurdu. Böylece, Kazım’ın da İsmet’in de birer enstrüman olarak kullanıldığını, ne zaman sesleri çıksa hasıl olan kakofoninin onlara mal edildiğini anlardık. Böylece kimse şimdiki zamanda bile yanlışları üstüne alınmaz; kendini dağ zannedip doğurduğu farelerden gocunmazdı. Ve hatta niteliksiz bireylerini yüceltip, her ihtiyacını, ama hassaten ihtirastan boğulan kısmını karşılayıp; icabında ilçe başkanı yapıp, büyükşehir adayı koyup, iktidara taşıyıp, adam akıllı kurtlaştırıp, dişine kan değdirip ortalığa salmazdı. Bu denli ağır günahlarını görmezden gelip geçmişin icraatlarıyla avunarak sanki lütfetmiş gibi, insanlara dünyalar bağışlamış gibi davranmazdı. Bir şey tasarlayıp bir tasarı olarak kaldığına bakmadan çılgın proje cinsinden cümle âleme bunu satmaya uğraşmaz; çıldırmış gibi projelerden bahseden ama insanlığı yok eden farelerini, buralardan türemiş haşaratı inkâra yanaşmazdı. Sonra o haşaratın kuklası gibi cami önlerinde seccade dağıtmak suretiyle utanmadan, arlanmadan bu kifayetsizlere cemaat toplamaya çalışmazdı.
Belki de çoktan icra edilen bir enstrüman, mehter marşıyla gaza getirilen bir Müslüman oluverdiniz. Belki de fena halde farkındasınız da geçmişte istediğiniz, davasını güttüğünüz argümanlar ayağınıza serilince apışıp kalıyorsunuzdur. Belki aha bunun gibi ol dercesine yetiştirdiğiniz gençler birbirine reis reis diye seslendikçe eserinizle gurur duyuyorsunuzdur. Belki de gerçekten minnet duyuyor, firavunların ardında saf tutmak istiyorsunuzdur.