“Devlet Adamı” kavramı, bir ciddiyeti, bir ağırbaşlılığı, bir vakarı ifade eder. Devleti bir ülkenin bütün bireylerini içine alan bir çadıra benzetirsek, “devlet adamı” o çadırın direğidir.
Devlet bir semboldür. Devlet adamı o sembolün müşekkel halidir. Onun şahsında devletin şefkati, himayesi, ecnebiye karşı vakarı ve izzeti görülür.
Gerçek devlet adamı, kendi halkına karşı son derece şefkatli ve merhametlidir. Ülkesine hâinâne gözle bakanlara karşı da bir aslan gibi şecâatlidir.
Devlet adamı, hem faziletli, hem bilgili olur. Bilgisini, ülkesinin kalkınması ve o ülke halkının huzuru ve refahı için kullanır.
Devlet adamı, hizmette ayırımcılık yapmaz. “Bizim partiden, bizim gruptan” demez. Hakkı ve liyakati esas alır. Bir kimse hakkı talep etmişse, gerçekten haklı ise onun hakkını teslim eder. Bir kimse haksızlığa ve zulme uğramışsa, o kimsenin üzerindeki haksızlık ve zulüm sıkletini kaldırıp atar.
Devlet adamı, kimsesizin, garibanın, dulun, yetimin, öksüzün, fakir-fukaranın, hâmisiz yaşlıların yanındadır. Onların dertleriyle dertlenir. Onların yükünü hafifletmeye, ihtiyaçlarını gidermeye çalışır. Bunu da gösteriş için yapmaz. Tıpkı Zeynelâbidin Hazretlerinin geceleyin sırtında erzak taşıyarak garibanların kapısına bırakması gibi, kimse görmeden, reklamını yaptırmadan hizmetini yapar.
Devlet adamı, elindeki imkânları yakınları için kullanmayı düşünmez. Bütün halka eşit olarak dağıtmayı ve onları devlete eşit derecede ortak etmeyi düşünür. İşe adam alacaksa, ahlakı, fazileti ve liyakati esas alır. “Ne olursa olsun, yakınım olsun!” demez. İktidardaki partinin yöneticinin kartvizitine göre hareket etmez. Aksi takdirde ortaya gerçek bir devlet modeli çıkmaz, bir aşiret modeli ve Emevi yönetimine benzer bir idare şekli çıkar. Böyle bir yapı da uzun ömürlü olmaz.
Devlet adamı, kendi devletine, kendi vatanına, kendi halkına aslâ ihaneti ve zerre kadar zarar vermeyi düşünmez.
Devlet adamı, devletin kendisi için takdir ettiği maddî imkânla yetinir. Mevkiini, makamını ilave imkânlar elde etmek için kullanmayı aklının ucundan bile geçirmez.
Devlet adamı ihlası esas alır. Yani birinci gayesi Allah’ın rızasıdır. İnsanları razı etmeye çalıştığı takdirde işin içine riyakârlık gireceğinin şuûrundadır. İnsanlardan alkış almayı, onları memnun etmeyi düşündüğü takdirde işin tılsımı kaybolmuştur, hizmet etmenin lezzeti gitmiştir.
Devlet adamı, icabında sığınılacak bir liman gibidir. Gerçek devlet adamına ulaşmak zor değildir. Böylesine bir devlet adamının yanına on kapıdan geçilerek girilmez. Onun kapısı her dâim halka ve devletle işi olan herkese açıktır.
Devlet adamı, gösterişe, şatafata, alkışa iltifat etmez. Makamının icap ettirdiği tarzda giyinir, o makama layık meskende oturur, o makama uygun arabaya biner, ama “daha lüksü ve gösterişlisi olsun” demez.
Devlet adamı, devlette devamlılığın esas olduğunu bilir. Onun için kendisinden sonra geleceklere yer hazırlar, onları büyük bir memnuniyetle yetiştirir. Bir gün yerini onlara devredeceğine üzülmez, bilakis yerini dolduracak kimseler olduğunu düşünerek sevinç duyar.
Bizim tarihimiz böyle devlet adamlarıyla doludur. Böyle devlet adamlarının çok olduğu devreler, devletin yükseliş devreleridir. Bu vatan yaklaşık bin yıl böyle devlet adamları görmüştür. Böyle devlet adamlarının az olduğu devreler, “kaht-ı ricâl” tâbiriyle ifade edilmiştir. O devreler de gerileme ve çöküş devreleridir. Yakın tarihimizde “devlet adamı” kavramına uygun davranan şefkatli, bilgili idareci prototipine merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve merhum Vali Recep Yazıcıoğlu örnek gösterilebilir.