İzmir depreminin ardından medyaya yansıyan bazı rakamlar ister istemez bir takım soruları akla getiriyor. Söz gelimi 2020’de dünyada depremden hayatını kaybeden 168 kişinin 155’i Türkiye’de imiş. Bu rakam aktarıldıktan sonra, “Dünyanın her yerinde fayların ve depremlerin olduğu ancak en çok can kaybının ülkemizde yaşandığına” dikkat çekiliyor. Aktarılan bu verilerin ne ölçüde doğru olduğunu net olarak bilmiyorum. Ancak, İzmir’de yaşanan felaketin ardından millet olarak yüreğimizin yandığı bir noktada muhalefet olsun diye böyle bir haber yapılmış olduğunu düşünmek bile istemiyorum. Kaldı ki derdim bu rakamlar üzerinden tartışma açmak değil. Çünkü bu sene depremlerde hayatını kaybedenlerin sayısı böyle iken, bir başka yıl dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan bir depremde binlerce insan hayatını kaybedebilir. Çünkü depremlerin önceden tespiti mümkün değil. Ancak, depremin nerede ve ne zaman meydana geleceğini bilmiyor olsak da nerelerin deprem bölgesi olduğunu biliyoruz. Bu konuda elde yeterli bilgi var.
Bu bakımdan ilk elde yapılması gerekenin deprem bölgelerinde binaların tek tek elden geçirilmesi, sağlamlıklarının tespit edilmesi, ona göre de dönüşüm projelerinin hayata geçirilmesi gerekiyor. Bunların deprem olmadan yapılması lazım. Ancak, bizde sadece deprem konusunda değil hayatın her alanında yaşanan acıların ardından harekete geçmek, tedbir almak akla geliyor. Böyle olunca da depremlerde ciddi yıkımlar ve acılar gündeme geliyor. Millet olarak acıları paylaşmak hususunda büyük bir hassasiyetimiz var. Ne var ki bu hassasiyet televizyon karşısında gözyaşı dökmekten öte insanı çaresiz bırakıyor.
Bu noktada bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Geçtiğimiz yıllarda Van ve Elazığ’da yaşanan depremlerin ardından yıkılan binalar tasfiye edilerek yerlerine depreme dayanıklı binaların yapılması için harekete geçildiği gibi İzmir depreminin yıkıntılarının temizlenmesinin hemen ardından devlet olarak harekete geçildi ve bir yılda yıkılan binaların yerine sağlıklı binaların yapılacağı açıklandı. Kısacası, depremlerin ardından sergilenen gayret acaba deprem bölgesi olduğu kesin olarak bilinen yerlerde harekete geçilemez mi? Belki ülkemiz bir baştan diğer başa deprem kuşağında bulunuyor, topyekûn bir dönüşüm mümkün değil cevabı verilebilir. Hâlbuki yapılan çalışmalarla ülkemizin nerelerinin öncelikli olarak dönüşümün gerçekleştirilmesi gerektiğine dair de elde veriler var. Bu veriler ışığında harekete geçilebilir. Söz gelimi İstanbul’da her an bir deprem beklentisi söz konusu ve İstanbul’da meydana gelecek bir depremin büyük acılara vesile olacağı her fırsatta dile getiriliyor: Özellikle de yıllarını ülkemizin deprem gerçeğine ayırmış bilim adamları bu tehlikeye sürekli dikkat çekiyorlar. Ne var ki, deprem ya da başka sebeplerle çöken binalar depreme karşı hazırlıklı olunmasını akla getiriyor. Yıkılmış ya da yıkılmak üzere olan binaların yerlerine yenileri yapılıyor. Kısacası, deprem öncesi yapılması gerekenler depremden sonra yapılmaya çalışılıyor. Bu ise belki yaraların sarılması konusunda bir adım oluyor ama ölümleri engellemiyor. Bu bakımdan ülkemizin önceliklerinin vakit geçirilmeden tespiti için eldeki imkânların o noktalara tahsis edilmesi gerekiyor. Böylece belki yeni acılar hafifletilebilir.