Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum sözü, ilme ve ilmin hizmetkarlığını yapan öğretmene verilen değerin bir göstergesidir. Hayatta en kıymetli vakit ilim ortamında geçirilen vakitlerdir, en kıymetli ömür ilim yolunda harcanın ömürdür ve en güçlü kalp ilim aşkıyla çarpan kalptir. Bir kişinin kendisine öğretilen bilgi karşılığına kırk yıl köleliğe razı olması takdire şayan bir tutum olarak görülür. Yani, bir ömür, bir eğitmenin hizmetkarı olmak ve istediği her şeyi yerine getirmek ilim aşığı bir kişiye zor gelmez. Zira kişi öğrendiği her harfin her satırın, her sözün dünyasını ve ahretini güzelleştirecek değerde olduğunu biliyor ve ömrünü bu kişiye adayarak ilme büyük değer atfediyor. Ancak burada bahsi geçen ilimden maksat kişinin dünya ve ahiret saadetini sağlayacak bir ilimdir ki, bunun dünyevi bir karşılığı zaten yoktur. Günümüzde, bilgi çok kolay ulaşılır hale geldi, fakat ticari bir metaya dönüştürüldüğünden değeri hatta onuru ortadan kalktı. Değeri olanın ücreti, ücreti olanın da bir değeri yoktur. Çünkü gerçek manada değerli olan şeyin dünyada bir karşılığı yoktur, yani para ilmin değerini hiçbir şartta karşılayamaz. Ama toplum olarak yaşadığımız kültürel aşınma ve metalaşma unsuru hayatımızın bütün sahalarına ve dolayısıyla da bilimsel ve ilmi çalışmalara da yansıdı. O yüzden bilgiye ulaşmakta zorlanmasak da, bilinç ve değerler noktasında zayıf kalıyoruz.

Toplumun Mimarları

Bir toplumu önce analar sonra da eğitimciler imar eder. Anaların sevgileri ile şekillenen çocuklar okula başladıklarında öğretmenle karşılaşır ve onu annenin bir uzantısı gibi görürler. O yüzden bir çocuğun en önemli rol modeli ilkokul öğretmenidir. Yani öğretmen, çocuğu imar eder ve çocuk üzerinden geleceğin inşasına aracılık yapar. Öğretmenin çocuğa verdiği bilgi ve yaşantısal olarak empoze ettiği kültür aktarımı oldukça önemlidir. Bunun için bir eğitimcinin kalbinde bir çok sevginin aynı anda bulunması şarttır. Anne sevgisi, arkadaş sevgisi, kardeş sevgisi yeterli miktarda olmalı ve çocuklar okul yaşantılarında sadece birer alıcı olarak görülmemelidir. Öğretmen onların duygularının da olduğu hesaba katmalı ve buna uygun davranmalıdır. Yani öğretmen sadece bilgiyi bir yerden bir yere aktaran kişi değildir, aynı zamanda çocukla sevgi bağı kurabilen ve mümtaz bir şahsiyetin oluşması için emek veren kişidir. Fakat öğretmeni, içinde yaşadığı toplumun, sosyal, kültürel ve ekonomik atmosferinden çıkartıp tek başına hedef tahtasına oturmak ta haksızlık olur, kuşkusuz hepimizin yaşadığı sorunları onlar da yaşıyorlar. Milli eğitim müfredatının ve kaynak eserlerin toplumun ihtiyaçlarını karşılayabilecek yeterlilikte olması öğretmenin işini kolaylaştıracaktır. Bunun için eğitim sisteminde yeni düzenlemelere gidilmeli ve çocuklar sadece alan kişi olarak görülmemeli, aynı zamanda değerler sistemi içinde sağlıklı bir şahsiyet edinebilmelidirler.