“Harabat ehlini hor görme zâkir / Defineye malik viraneler vardır” demiş Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri. Öyle bir söz ki hem kalbe dokunuyor hem insanı teselli ediyor hem de doğrultucu bir bıçak vazifesi görüyor.
İçinde bulunduğunuz hâl daimi değildir. Ne kadar sağlam makamlarınız olsa da gün gelip yok olmayacağının garantisi yok. Ne ki insan içinde bulunduğu hâli sürekli sanır ve bu fani olan şeye güvenerek insanlar arasından insanlıktan ayrılmaya başlar. Yavaş yavaş tanrı kategorisine yerleşir. Yaratabilme kabiliyeti olmayan ölümleri durdurmaya gücü yetmeyen hastalanıp işlerini aksatan günün herhangi bir saatinde kaza geçirme ihtimali olan ve bu kazada kolunu ya da bacağını kaybetmesi mümkün olan bir tanrı. En sevdiklerinin ölümünü de durdurmaya muktedir olmayan aciz korkak güçsüz bir tanrı. Peki, nasıl bir tanrı ki bu insanlıktan üstün oluverdi bunca acizliğiyle?
Cevap pek basittir. Harabat ehline hor bakarak. Yeri gelir alay ederek göz kaş işaretleri ile karşısındakini hor görür. Yeri gelir sözlü tacizlerle hakarette bulunur. Yolda otomobiliyle giderken ışıklarda mendil satan o minik, kirli, çıplak ayaklı çocuğu elinde bir şey varmış gibi uzatıp elini onu kandıracağını gururla söyler. Çocuğun üzgün bakışına iri kahkahalarla karşılık verir. Yaşı kaç olursa olsun bunu yapan insan mıdır? Yok, şüphesiz ki o bir tanrı fakat pek zalim bir tanrı. Gün gelir de o otomobilini iflas ile kaybedersen, evini de peşinden ve paran da kalmayınca sokaklarda yaşamak zorunda kalırsan? Ne olacak tanrı bey? Yoksa kendiniz için bir ev yaratamıyor musunuz? Kendiniz için bir otomobil, kendiniz için bir sıcak yuva ve para.
Eşinden ayrılmış insanı hor görür bu tanrılar. O kadın zelildir, zavallıdır, rezildir, hayatta başarısızdır, evliliği yürütememiştir. Bunu onun yüzüne çarpıp dururlar. Parasız ise göstere göstere yardım yapar onun nefsini ezerler. Fakat gün gelir de o çok sevdikleri, güvendikleri, sırtlarını yasladıkları, gölgesini sonsuz sandıkları eşlerinden ayrılma vakitleri gelir. Ya ölüm ya boşanma ne fark eder. Ne oldu tanrı hanım, eşinizi yanınızda tutamadınız mı? Sizi aldattı mı, öldü mü nasıl olur? Bir tanrı hanıma bu nankörlük bu kötülük yapılır mı? Şimdi tanrı olduğunuzu nasıl ispatlayacaksınız harabat ehline?
Harabat ehlinin definesi gönlüdür. Kendisine kimin ne niyetle güldüğünü anlasa da anlamazlıktan gelir geçer. Harabat ehline göre koca dünya henüz olgunlaşmamış, çile çekmemiş, ham şımarık bir çocuktur. Haliyle hoş görmek gerektir. Henüz olgunlaşmamış bir meyveye sen acısın diye kızılır mı? Henüz bitmeyen tohuma sen ne biçim fasulyesin denir mi?
Peki ya koruk ağacından kara tatlı üzüm beklenir mi? Çetin cevizler veren ağaç bir gün ince kabuklu ceviz uzatır mı bize? Çorak topraklarda başak yetiştirmeye çalışıyorsa bir çiftçi toprağa mı kızmalı çiftçiye mi? Ekşi elma ağacından kırmızı elma çıkarsa ya?
Ya da şöyle. Bir tavuğa göğe değin uç diyelim. Bir filden ağaca tırmanmasını isteyelim. Tilkilere yüzmelerini akreplere zehirsiz olmalarını. Ne diyordu o akrebi kurtarmaya çalışırken akrep tarafından sokulsa da yardım etmeye çalışmaktan vazgeçmeyen derviş, “O akrep tabiatında sokmak var, ben dervişim tabiatımda iyilik yapmak var.”
Hâsılı bizim tabiatımızda “insan” olmak var. Şayet bunu değiştirmeye zorlarsak ve bir de işi abartıp “tanrı” olduğumuzu sanmaya başlarsak dengemiz bozulur. Bunun yolu nedir ya? Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri deyivermiş: “Harabat ehline hor bakma zâkir / Defineye malik viraneler vardır”.