Sosyolojik bir vakıa, üzerine düşünülmesi gereken bir
toplumsal gerçeklik yaşanıyor. Gezi Parkı na AVM yapılmaması odaklı başlayıp
şaşırtıcı şekilde büyüyen ve toplumun hiç de beklenmedik kesimlerinin işin
içine girdiği bir toplumsal hadiseyle karşı karşıyayz. Meseleyi şiddet
gösterisine dönüştürmek isteyenleri çıkardığınızda, önemli bir toplumsal
mesajın siyasal iktidara iletildiği görünüyor. Dolayısıyla bu hadiseyi büyük br
kolaycılık ve hedef saptırma maksatlı olarak çapulculukla, marjinallikle, darbe
çığırtkanlığıyla veya (en komiği) CHP ile açıklamak gerçeği yansıtmıyor. Hele
hele anamuhalefet olarak tanımlandığı halde en basidinden bir muhalefeti dahi
beceremeyen CHP nin organizasyonu demek, oldukça komik. CHP nin o kadar
maharetli olamayacağı meydanda zaten. Hadisenin AVM karşıtlığından siyasal
iktidar protestosuna dönüşmesi, polisin orantısız güç kullanımıyla olduğu kadar
toplumda biriken stres birkimiyle ilgili gibi.
Burada dikkat edilmesi gereken ince noktalardan birisi
apolitik bir kitlenin ne olup da sahaya inmesi ve büyük bir sivil
itaatsizliğin içinde yer alması. Bir diğeri ise iktidarın başının, memleketeki
en ufak meseleyi bile kendi karar verme inisiyatifinde değerlendirmesi ve bu
uğurda kimseleri kaale elmaması. Gezi Parkı ile ilgili olarak birkaç ay önce
Kadir Topbaş, AVM olmayacak demiş ve Başbakan Erdoğan da adeta onu taca
çıkartırcasına tam tersi bir açıklama yapmıştı. Halbuki, İstanbul un bir
belediye başkanı, belediye meclisi vs var. Aynı tavırdan mustarip olan birçok
hükümet üyesi ve milletvekilinin olduğu da meydanda zaten.
Bu dediğim dedik tavır, bu her şeyn en doğrusunu bilirim
halleri ve kendisini adeta yanlıştan, hatadan münezzeh görme hissiyatı,
toplumun önemli bir kesimini rahatsız ediyor. Bunu doğru değerlendirmek gerek.
Hele ki, Müslüman bir idareci herkesi yekten suçlu ve sorunlu saymak yerine
zaman zaman da kendi nefs muhasebesini yapmalı.
Gelin görün ki Cumhurbaşanı nın ve iktidar partisinin
ileri gelenlerinin bile kabul ettikleri ve ders alınmıştır mesajları
verdikleri bir ortamda, Sayın Başbakan inatla ders almam, veririm noktasında
duruyor ve toplumu karpuz gibi ortadan ikiye bölme pahasına Yüzde 50 yi evde
zor tutuyorum gibi tuhaf bir açıklama yapıyor. Sanki kendisine oy veren herkes
bindirilmiş kıtaların bir ferdi. Bu inatlaşma ve gerginliği tırmandırma
siyasetini her zamanki gibi aldığı oy oranı ile meşrulaştırmak istiyor ki,
Sayın Cumhurbaşkanı nın Demokrasi sadece seçim demek değildir sözü aklıselim
bir yaklaşım içeriyor.
Türk toplumu, AKP li olan-AKP li olmayan şeklinde kesin
çizgilerle ikiye ayrılmaya doğru giderken, sesi soluğu çıkmayan, apolitik
görünen kimselerin bile ciddi manada tepki vermeye başlaması gidişatın kritik
bir noktaya doğru olduğunu gösteriyor. Sorumsuzca ve devlet adamı ciddiyetine
yakışayan bir dediğim dedik tavrın devamı, toplumda çok ciddi çatışmaların
sıradan insanlar aasına sirayet etmesini kaçınılmaz kılabilir. Allah muhafaza.
Bütün bu gelişmeleri 28 Şubat sürecine benzetenlere de
bir şeyler söylemek gerek. O dönemde Susurluk hadisesiyle ilgili başlayan ışık
söndürme eylemleri, kartel medyasının kasıtlı tutumuyla Refahyol aleyhtarlığına
çevrilmiş ve bu durumu desteklemek adına yalan ve asparagas haberler
üretilmişti. Bugün ise merkez medya tamamen AKP nin kontrolünde ve AKP nin
istemediği en ufak bir şeyi bile haber yapmıyorlar. 28 Şubat sürecinin o büyük
haksızlıkları karşısında merhum Erbakan Hoca nın gerçek bir devlet adamı tavrı
ve ülkeyi en ufak bir çatışmadan bile koruyan gerçek mümin şuuruyla, bugün
Başbakan Erdoğan ın içinde bulunduğu saldırgan tutum arasında da dağlar kadar
fark var.