Olumsuzluklar üzerine kurgulanmış olan bir hayatın insana huzur vermediği, vermeyeceği gerçeğini göz ardı edemiyoruz. Bizim kuşağın ve bugünün temel sorunu bu.

Emperyalizm dört bir yandan bölgemizi ve insanımızı, insanlığı bir ahtapot gibi sarmış. Soluk aldırmıyor. Silâh tüccarları, ilaç sektörünün acımasızlığı, otomotiv, gıda, hayatın hemen bütün alanlarını ilgilendiren sektörlerinin belli ellerde veya ülkelerde toplanması acımasız bir çarkın kurulmasına neden. İnsanlık ise onların kul ve dahası köleleri.

Savaşların ve insan ölümlerinin bu kadar yoğunlaştığı bu zamanda bir çark acımasız işliyor. Onlar istemedikçe savaşlar bitmez. Tüketim savaşında insanlık hep yenik ve edilgin durumda. Bunun üstesinde gelinecek bir adım atmanın zorlukları ortada.

Bizim medeniyetimizin şehir kültüründe çarşı önemlidir. Çarşı bir şehrin ve o bölge insanının nabzıdır. Bu nabız yok artık. Uluslararası kuruluşlar ya da bir ülkenin kaymağını yiyenlerin Alış veriş merkezleri esnaf ve çarşı kültürünü tamamen ortadan kaldırdı. Bir çarşıya girildiğinde ya da mahalle esnafı ile karşılaşıldığında selamlaşmalar, alışverişler gündelik tatlı sohbetlerin oluşumunu sağlar. Hayatı ve insanın yaşama alanını daraltan ve belli güçlere odaklayan anlayışın biz Müslümanları derinden kuşattığı gerçeği göz ardı edilemez. Esnafın birliktelikleri, paylaşımları, çekişmeleri, muziplikleri, ortak heyecanları yaşanamıyor. Bu da bir şehrin ölümüdür. Sokak ve çarşı kültürü, insan dayanışması, sevgisi olmayınca ruh birlikteliği olmuyor. Acı ve sevinçler birlikte yaşanmıyor. Böyle bir dünyanın insanlarıyız.

Topraktan, tarladan, doğadan koptuk. Modern diye tanımlanan devasa binaların, gökdelenlerin gölgelerinde güneş yüzü göremiyoruz. Toprak kokusu alamıyoruz. Ayaklarımız toprağa değmiyor. Yeşilliklerden tamamen yoksunuz.

Bir de bizi saran şu savaşlar, çatışmalar, sokak çatışmaları yaşama alanı bırakmadı. Artık kentlerimiz ve köylerimiz bize ait değil. Acımasız silah sanayisinin insan soyunu tüketen bir dünyanın mazlum çocuklarıyız.

Kendimize ait dünyayı biz kurgulamıyoruz. Dışımızdaki güçler bizi yönetiyor, hayatımızı kurguluyor. Bir roman yazarının karakterleri gibi insan tipleri dışarıdan oluşuyor sanki. Sevgisiz, merhametsiz, zalim, gözü kan bürümüş, ölümlerden ve öldürmelerden haz alan bir insanlığın hâlini yaşıyoruz.

İnsanlık yorgun ve bitkin düştü. Kendini yenileyecek edimlerden yoksunlaştı. Bireysellik adı altında artık bir varlık olma bilincini de yitirdi. İnsana heyecan verecek sevgi yoksunluğu hayatın hemen bütün alanlarında. Sevgisizlik, bağsızlık çıkarcılık ile özdeş. İnsan sadece kendi beniyle meşgul. Güç elinde var ise ayakta kalabiliyor. Her insanın belli oranda güç sahibi olabilmesi olanaksız. Güçsüzlük her geçen gün daha belirginleşiyor.

Dayanışmanın olmadığı bir yerde insansızlık var demektir.

İnsan önce kendine sahip çıkmalı. Kendini korumalı. Sevgisini, aşkını, heyecanını ruhunda süreklileştirmeli. Heyecanını yitirmiş bir insanlıktan insan olarak söz edilemez. Onlar birer hayalet konumundadırlar sadece.

Hemen bütün hâllerimizle bir savaş içindeyiz. Ne yana dönersek dönelim savaşın bir cephesiyle yüz yüzeyiz. Cebimizdeki para bize ait değil. Sadece kısa süreliğine ceplerimizin konuklarıdırlar ya da ellerimizin kiridirler. Çok geçmeden onlar bizden çıkıp gidiyor. Bütün savaşımız onu edinmek ve onunla yaşıyor olmak. Başkalarının taşıyıcılığını yapıyoruz. Sonuçta bütün bu emekler belli yerlere doğru hızla akıyor.

Kendimizi yaşayabilmemizin yol ve yöntemini bulmalıyız. Kendimizi yaşamalıyız. Eylemlerimizin kendimize dönük ve kendimize ait olanını tercihte bulunmalıyız. Bu, salt bizim için değil çevremiz ve bütün insanlık için gerekli. Biz sadece kendimiz için yaşamıyoruz. Eğer sorumluluk bilincimiz varsa bu böyledir, başka bir yol ve yöntemi yoktur.