Suriye’deki Türkmenlere Türkiye’den silah gitti mi
Soru bu!
Kahramanlıklarını (!) anlatma sırası gelen Sayın Abdullah Gül danışmanlarından adı Erşat Hürmüzlü olanı cevap veriyor.
“Olaylarını gerçeğini cidden bilmiyorum!”
Bilsem söylemem mi ..
Ama söylüyor!
Hem de diplomatik bir lisanla ülkemizi ihtihza ederek... O soruya verilen cevap cümlesinin devamı ise,
“Demek ki o kadar gizli gitti ki Türkmenlerin de haberi olmadı.” Şeklinde.
Kartelin röportajcısı bu noktadaki olay iyi anlaşılsın diye (Gülümsüyor) açıklaması yapmış. Bu sayın Abdullah Gül danışmanını anlamaya kapasitesi yetmeyenler varsa diye. (Parantez içi ve konu harici bir sorumuz olsun tam burada: Gülümsüyor izahı, size kimin neredeki Gülümsemesini hatırlattı )
Kendine diplomat havası vermeye çalışan Sayın Abdullah Gül danışmanının bu tavrı sahtedir, yalandır,kopyadır, bir yabancı diplomattan aşırmadır.
M. Ali Birand 32. gün programını yapıyor. Komünist Rusya’nın dağıldığı yıllar. Gitmiş KGB’nin son şefiyle röportaj yapmış.
KGB’nin son şefi Birand’ın CIA’ya karşı ne tedbirler almıştınız Çevirttikleri Hollywood filmlerinde kahramanlıklarını çok anlatıyorlar da... Sorusuna, onlara içinde dolaşacakları bir alan bırakırız. Çizdiğimiz sınıra yaklaşma cesareti göstermeden/gösteremeden döner dururlar. Cevabını verdikten sonra merhum Birand’ın yeni sorusu geldi: “Efendim, bizimkilere karşı hangi tedbirleri almıştınız ”
KGB şefinin diplomatik gülümsemesi işte bu noktada görüldü izleyiciler tarafından.
“Sizinkiler mi Onlar kendilerini o kadar gizlemişler ki, hiç fark etmedik!”
İşte oradadır sayın Abdullah Gül danışmanının cevabının ve Gülümsemesinin aşırıldığı yer.
Çok mana yüklü sırıtmasından sonra Sayın Abdullah Gül danışmanı, şu küçük cümleyi de söyleyerek tamamlıyor o sorunun cevabını.
“Türkmenlerin silah aldıklarını ben zannetmiyorum.”
Cidden bilmemekten hemen sonra, geldiği nokta zannetmemek. Yani, yok öyle bir şey demek. İnanmayın demek..
Hürriyet’ten Cansu Çamlıbel’e konuşan sayın Abdullah Gül danışmanı Erşat Hürmüzlü ‘nün diğer cevaplarını tahammül gücü olanlar internetten bulsun, okusunlar. Milli gazete’cinin internet sayfasında da haber yapılmıştı.(27.07.2015)
ve sonra..
Yazımızın başlığına dönsünler, bir daha okusunlar.
OĞUL, OĞUL BOĞAZLI OĞUL
Konu aslında bizim psikolog yazarımız Fatma Tuncer’in ilgi alanına girer ama, biz de yazalım ucundan kıyısından...
“Eğer Ahmet’in böyle bir parası varda, benim haberim yoksa vallahi boğazına çökerim”
Bir anne söylüyor bunu.
Ahmet dediği oğlu, çocuğu, yavrusu..
Para için bir anne nasıl çöker besleyip büyüttüğünün boğazına...
Hem sonra elinde ne olacaktır, kastettiği işlemi yaparken… Mutlaka çok kızgın olacaktır o anda.
“Eğer böyle bir parası var(sa),”
Olduklarından haberim oldu. Ama bundan, “Benim haberim yoksa…”
Bir anne çocuğunun her şeyini bilmez mi Özellikle kendisinden para saklayıp saklamayacağını..
Bir çocuk parasının miktarını haber vermediği için mi boğazına çökülen olacaktır, yoksa parası olmasından dolayımı hak ediyor boğazına çökülmüş olmayı
Annenin, ne yapacağını anlatan bu ifadesi kendine ait bir cezalandırma şekli ise, mesela başka bir eylemini haber vermediğinde, neresine ne yapmayı düşünüyordur
Sayın Gül’ün oğlunun medyada yüksek paralı şirket sahibi haberi olması dolayısıyla annesi hanımefendinin, haberi yapan cumhuriyet gazetesinde yaptığı savunmadan bahsediyoruz. Anlaşılmayan bir şey yoktur, umarız.
Cumhuriyet gazetesi, hani Sayın Abdullah Gül’ün Çankaya’da iken , “Ben A. Necdet Sezer’den fazla solcu atadım” yazılı beyanatını verdiği gazete.
Haberi yapan cumhuriyet yazarı Çiğdem Toker’in Sayın Hayrunnisa Gül ile şirket, milyon lira, proje üretimi, sermaye artırımı konularını konuştuktan ve düğün sohbeti ettikten sonra, yazısını bitirdiği cümlesi de dikkatimizi çekmedi değil.
“Şu an bu konuyla sınırlı tutacağım konuşmamızı iyi dileklerle sonlandırdık.”
İyi etmiş Çiğdem Toker mi diyeceğiz, yoksa “Şu an” dan sonrasını merak mı edeceğiz
Karar veremedim!
Not: Davet ile başladıkları siyaset sahnesine kıymetli kargo paketi gibi gelenlerin, “Erbakan’ın oğlu beyaz mercedese binmeyecekti ama..” dediklerini çok duyduğumuzu ve üzüldüğümüzü şimdi bilmelerini istediğimden işlemedik bu haberi.
Onları çoktan unuttuk.
Kim dile düşmek ister
“Hocam, bu soruyu şöyle mi anlamalıyız ”
Yıllarımızı verdiğimiz okul sıralarımızın birinde, bir yazılı imtahan günü bir arkadaşımızın böyle bir sorusuna, öğretmenler hep şu cevabı vermişlerdi; nasıl anlıyorsan öyle cevapla. Anlamak cevabın yarısıdır. ATV’de yayınlanan “Kim milyoner olmak ister” yarışma programında doğru cevap vermesine rağmen elenen bir profesör yarışmacı hakkında sosyal medyada yazılanların izah ve ispat ettiği tek gerçek şudur; Ülkemin insanlarında geometrik bir hızla yaygınlaşan gördüğünü, duyduğunu, okuduğunu anlama eksikliği..
Beni de kızdı sayın adı geçen yarışmacı Profesör Remzi Altınışık’a “Üniversitede benim hocamdı” diye yazmaya başlayan zekâ fukarası o talebelere geçer not verip mezun ettiği için.
“Bir futbol maçının sonucuna dair gerçekleşebilecek kaç ihtimal vardır ”
Böyle bir soru normal şartlar altında ve normal insanlar tarafından cevaplanırsa, istenen rakam 2’dir.
Beraberlik ya da takımlardan birinin üstünlüğü..
Soru, takımlardan biri açısından sorulmamışki, ihtimal 3 olsun.
İnsanımız okumuyor. Okumayan insanlarla da ancak bu kadar olur, demek kolaycılıktır ama, geldiğimiz nokta, neden bir adım ötesi değil.
Sabah gazetesinden Emre Aköz, yarışma programının yaptığı yanlışlığı 24 Temmuz 2015 Cuma günü yazısında izah etmiş.
Etmiş de ne olmuş
Sabah gazetesinin magazin yazarı Yüksel AYTUĞ 26 temmuz 2015 Pazar bakın ne yazmış.
Okumuyoruz dedik ya..
Gazetecilerimiz de okumuyorlar. Kendi gazetelerini bile. (Uçak yolculuklarında güzel pozlar veren gazetecilerimiz istisnadır. Onların hiç okumamak hakları eleştirilemez, eleştirilmesi düşünülemez.)
Madem ki konumuz ATV’nin “Kim milyoner olmak ister” yarışması.. Hakkında konuşmak hakkımızı şimdi kullanalım.
İddialı gelen yarışmacılar pek sevilmiyor ve hemen gönderilmek isteniyorlar gibi bir intibam hep oldu.
Bir yarış tevazu kaldırmaz ama, bu yarışmada alttan almak, olmazsa olmaz şart gibi geliyor bana.
Onun içindir herhalde, yarışma koltuğuna oturanların tüm jokerlerini kullanarak birkaç bin lira alıp gitmeye razı olmaları.
Sunucunun hedefiniz nedir sorusuna, son soruyu da cevaplamak isterim, diyebilen bir yarışmacıya ben tesadüf etmedim. Katınılan bir yarışma için dahi insanlarımızın bir hayalinin olmaması, ki dua niyetine geçer burda o hayaller, ne kadar acı demeyeyim ama, bana iştahsızlık veriyor.
Şimdi yeridir, Mahmut TOPTAŞ hocamın sütununda birkaç kez yazmak ihtiyacı hissettiği o fıkrayı bir daha hatırlamamızın.
İki gözü görmeyen engelli bir insanımıza sorarlar: Bir duanın kabul olunacağını bilsen, yaradandan ne isterdin
Cevap çok güzeldir: Oğlumu, bir çuval altını sayarken görmek isterdim.
İddialı gelen yarışmacılar pek sevilmiyor ve hemen gönderilmek isteniyorlar gibi bir intibam hep oldu demiştim.
Bir örnekle de oralara dalalım.
Taşradan gelen memur bir yarışmacının elendiği baraj içi sorusunu şöyle hatırlıyorum: “İdeal aile kaç kişiden oluşur ” Cevap 4 idi. Ana-baba ve iki çocuk. Bir oğlan bir kız hesabı.
Hayır dedi yarışma ekranı, ideal ailelerde tek çocuk vardır.
Nerden çıkartıyorlar bu sonucu. Hangi kanunun hangi maddesinde yazar ideal aile illa üç kişi olacak diye.
Halbuki, taraftarı ve uygulayıcısı olmasak da okullardan ve okuduklarımızdan edindiğimiz kültür, yarışmacının verdiği cevabı doğruluyordu.
Düşünün şimdi, üç kişilik ailelerden oluşmuş bir mahalleyi. Nereye baksan anne baba ve bir kız çocuğu. Ne olacak şimdi
Yarışma ekranı, gerekçesini şöyle söyleseydi, olmaz mıydı İdeal ailelerin bir kısmının çocukları erkek olacak, bir kısmı kız..
Yarışma programı onların, ekran onların, neden olmasın Fakat ben iddialı ve hazırlıklı olduğu sezildiği için elenip gönderilen o memur yarışmacıya üzülmüştüm. “Yarışma programının iddiası 3 rakamını deseydi yine gönderilecekti; yeşil ışık 4 rakamında yandırılarak.
Yani yarışma programcıları tedbir almışlarıdı zekaları yettiğince..” Ya bir milyonu götürürse..”
Mademki kız ve erkek çocuklardan bahsettik. Bir anımı anlatmak istiyorum, eğer bu yazımızı okumaktan yorulmadıysanız. Belki başka zaman fırsat bulamam anlatmaya..
Arkadaşlarla sohbetteyiz. Konu şimdiki gibi çocuklar. Erkek babalarına karşı, ben ve Hasan Fehmi (Ulus) iki kişi kaldık kız babaları olarak.. Birbirimize baktık. Bir şey söylememiz gerekiyordu o arkadaşlara. Belki farkında değillerdi nelerinin eksik olduğunun..
Hasan Fehmi söyledi. Bana döndü, haydi biz gidelim dedi. Kız babası olmayanlarla ilişkilerimizi gözden geçirelim. Belki bir daha görüşmeme kararı da alabiliriz. Orada ki erkek çocuk babalarından Mustafa Özdamar çok gülmüştü ve hak vermişti bizim bu tavrımıza.
İsterseniz yazımızı, kız çocuklarımızı başka yerlere göndermek isteyenlerin kendi bakış açılarını yansıttıkları bir fıkralarıyla bitirelim:
GÖNÜL İNSANIYDI, YERİ BOŞ KALDI
MTTB’nin Basın Yayın odasında arkadaşlarla tartışıyoruz. Milli Gençlik dergisi estetik açıdan nasıl olsun
“Hareket” dergisi gibi düzenleyelim mizanpajını, ona benzetelim diyenlere ben hayır diyorum. Benzeyen dergi olmasın Milli Gençlik.
Mustafa Miyasoğlu ağabey girdi içeri. “Ne yapıyor sunuz ” sorusuna cevap verirken, tartışma konumuzu anlattım.
Bir iki gün önce bir TV kanalında Mustafa Kutlu’nun “Uzun hikaye”sini tekrar seyrederken o gün yaşadıklarım geldi aklıma.
Miyasoğlu ağabey unutamadığım o cümlesinde ne kadar haklı imiş.
“Sizde bir hareket kompleksi var, Hareket’te de Cumhuriyet komlpleksi...”
KOALİSYONLAR VE AKILLARDA KALANLAR
Koalisyonlarla tanışmamız 27 Mayıs’tan hemen sonradır.
Menderes ve arkadaşlarına dar ağaçları kuranların, “İsmet paşa başbakan, CHP hükümet” sloganları gerçekleşmiştir.
CHP+AP koalisyonuna tahammül ancak 6 ay.
Bu süre İsmet Paşa’yı tatmin etmez! Meclis’te başka partiler de var. DP’yi yıkmak için 10 yıl uğraşmıştı zira.
CHP+YTP+CKMP koalisyonu da 7. aya girerken morga gönderiliyor.
İhtilal zamanlarıdır hâlâ. İsmet Paşa’nın geçimsizliğini dillendirmek yasak.
zzzzz
70’li yılların anahtar partisi MSP’nin CHP ile yaptığı 1974 koalisyonu, doğru, müsbet, olumlu koalisyonların ilkidir. İkincisi ise RP’nin koalisyonudur.
MSP-CHP birlikteliğinde Kıbrıs zaferi vardır, CHP’nin “Tarihi Yanılgı”sını farketmesi ve normal Türkiyeliliğe gelmek istemesi vardır.
Lakin öteki güçler, ki başlarını sağcıların “Ehven-i şer” dediği AP çekiyordu, izin vermediler bu niyetin icraata dönmesine. Kayıtlara geçmesinin kâr sayılmasıyla yetinildi.
Koalisyonu bozan CHP, gerekçesini şöyle açıklıyordu: Eksik sayılarımızı tamamlayıp iktidar olacağız... Yani eksikliği yanlış yerde arama işleri...
“Önce ahlâk ve maneviyat” diyen koalisyon ortağı MSP’yi, “Güzel İstanbul” adını verdikleri soyunmuş kadın heykelini köprübaşına (Galata) koyarak taciz etmek isteyen patronlar basınının o tavırlarını hatırlamamızda fayda var ama, hiç olmamış ve olmayacak bir olayın, o koalisyon dolayısıyla Meclis’te gerçekleşmesinin ne anlattığının üstünde durmak istiyoruz biz şimdi.
Koalisyonun başbakanı Ecevit, hükümet programını okuyordu Meclis’te, güven oylamasını bir an önce yapalım çalışmaya hemen başlayalım aşkıyla.
Dinleyici localarını dolduran insanlarımız ayağa kalkmışlar, dakikalarca alkışlamışlardı bu hükümetin kurulmasını.
Meclis içtüzüğüne, geleneğine, Başkan’ın uyarılarına rağmen susmayan o alkışçılar ihtimal ki CHP’li idiler. MSP’nin programa yazdırdıklarından haberli, partilerinin yapacağı siyasetten artık umutluydular.
TRT televizyonunda yayınlanan o Meclis anlarından bir tek görüntü kalmıştır bugün, seyredenlerin hafızalarında.
Gözleri gözlüklerinin camından fırlamış bir Bozbeyli vardı kürsünün önünde ve kendini yerden yere vuruyordu: Kanun namına!
CHP o koalisyonu yıktı, iktidarı Demirel MC’lerine bıraktı. Hükümet olmaya alışık ve hazır değildiler.
O güne kadar dinci bir politikacı saydıkları Erbakan’ı tanıyınca (Birarada olmanın getirisi) beyni ve kapasitesi altında zorlanacakları ihtimalini akıllarına ilk getirmişlerdi.
Halbuki o beyin ve kapasite, vaadlerini nasıl gerçekleştirebileceklerini öğretecekti onlara.
AP biliyordu bunu. Demirel, İTÜ’den beri biliyordu.
Fakat CHP anlamadı. Belki de kadro yetersizliğinden... Ecevit’e bırakıp gitmek düşmüştü.
* Daha koalisyonlar olduğuna göre, bu yazının devamı da olabilir.