Bir zengin müteahhit var. Fazlasıyla gösterişçi, fazlasıyla zenginlik delisi, fazlasıyla rahatsız edici.. Haberlere yansıyan bir diyalogunda, kendisinin bavullarını taşıyan kişileri kastederek, “Sadece bu bavullar değil, taşıyanlar da benim malım” gibi bir söz söylemiş. Boşa değil, “fakirlik kadar zenginlik de bir imtihandır” düsturu…

Gelin görün ki, böylesini de seven oluyor. Olmasa “kıroyum ama para bende” türünden durumlarla karşılaşmazdık. Türk toplumunun realitelerinden birisi de bu. Fakirden üstü kapalı bir şekilde de olsa hazzetmemek, zengini kutsamak. Ona benzemeye çalışmak, onu örnek almak.

Ancak bu durum sadece bize has değil galiba. Bir başka benzeri ABD’deki başkan mesela. Tam bir “züccaciye dükkanına girmiş fil” misali bir tip. Lafını esirgemeyişini patavatsızlık değil de “olduğu gibi hareket etmek” diye yorumlamak mümkün değil. Hem milyar dolar serveti olup hem de ABD’nin alt tabakalarının oylarını kazanabilmek gibi bir maharet sergiledi. Hep böyledir ya zaten; sömürülen, hor görülen kesimler devamlı surette “köşeyi dönmek”, “voliyi vurmak”, “kestirmeden yırtmak” gibi hayallerle avutulurlar. Hayal tacirliği yapanlar, sonra da alay eder bunlarla. Garip!

Mesela Türkiye’de, asgari ücretlilerin “asgari ücretin artırılacağına” dair bir muhalefet vaadini miting meydanlarında “yuhaladıklarını” da gördük birkaç sene önce. Yaşamadan bilinmiyor, birisi böyle bir şey olacağını söylese zinhar inandıramazsınız kimseyi. Ama gerçek işte…

Mesela milli takım teknik direktörü veya Türkiye Futbol Direktörü (ne demekse), görevden ayrılıyor veya alınıyor. Konuşulan tazminat korkunç bir rakam, 3.5 milyon avro! İşin ilginci, ayın sonunu getiremeyen, çoluğunun çocuğunun ihtiyaçlarını bile adamakıllı karşılayamayan insanlar, bu paranın onun hakkı olduğunu söyleyebiliyor gayet rahat bir şekilde. Dünyayı, ülke gündemini bir yana bırakıp tek derdi spor gazetelerinin haberleri olan garibanlar, kendisinin belki yüzlerce yıllık maaşı kadar parayı bir başkası için hak olarak görebiliyor. Gönül rahatlığıyla yapıyorlar bunu hem de…

Aynı teknik direktör, bir başka takımdan gönderildiğinde de evinin önünde toplanan taraftarlar, yıllık kazancı 3-4 milyon avro olan kimse için bir hayli üzülmüş, “bizi bırakma” gibi sloganlarla ağlamışlardı. Muhtemelen birçoğu da oraya akbil basarak gitmişti bu insanların.

Para, güç, şöhret sahibi olmak bir haklılık veya meşruiyet mi kazandırır insana? Demek ki kazandırıyor. İşin kötüsü, insanlar giderek bunu bir toplumsal norm gibi görmeye başlıyor. Trafikte seyreden lüks arabaların, jiplerin hoyratlıkları, istedikleri gibi istedikleri yerden gitmeleri, her türlü hareketi kendilerinde hak olarak görmeleri bundan olabilir mi? Neticede buradan hareketle genelgeçer bir sonuca varılamaz ama bu da bir işarettir neticede. Cebindeki para miktarı arttıkça her şeye hakkının olduğunu, her türlü akıl-mantık dışı eylemi yapabilme yetisine sahip olduğunu düşünür hale mi geliyor insanlar? Son birkaç on yıldaki insan hal ve davranışlarını düşününce ve gidişata bakınca “evet” diyesi geliyor insanın.

Netice itibariyle, ‘80’den sonra kapitalizmin ve onun ahlakının (ahlaksızlığının) Türkiye’de giderek kök salması, etkilerini 30 senelik zaman zarfında iyiden iyiye hissettiriyor. İnsani ve ahlaki olanlar “piyasadan silinirken”, yerini her türden çiğlikler, acayiplikler, ilkesizlikler alıyor. Bu durumu gündelik hayatta bile gözlüyor olmak, meselenin toplumu ne derece etki altına aldığını da gösteriyor olsa gerek.

Sözün özü, nasıl ki bir kültürün, ahlakın, birikimin neticesi olan binalarımızı, şehirlerimizi kaybedip yerlerine konan garabet gökdelenleri, rezidansları, AVM’leri çok matah kabul ediyorsak; aynı şekilde ahlaklı, mütevazi, efendi olmayı da “eziklik” sayıyor, patavatsızlaştıkça, hak-hukuk dinlemedikçe, abuk subuk konuştukça bir “şey” olduğumuzu sanıyoruz. Olan şey ise basittir; içten içe çürüyoruz!